Cerrahpaşa

Cerrahpaşa

Çocukluğum ile uçarı adımlarımın birbirine nanik yaptığı dönemde, Cerrahpaşa, İstanbul semtlerinin içinde unutamadığım bir yer tutardı.

Pazartekke, Topkapı, Şehremini, Çapa” dörtgenine çöreklenen ilk yaşam yıllarım, kısa pantolonumun son demlerinde alan büyümesine uğramış; Aksaray, Laleli, Fatih, Samatya, Yedikule, Sümbülefendi ve Cerrahpaşa gibi semtler, çocuk yaramazlıklarımın at koşturduğu lunapark köşeleri olmuştu, adeta.

Yukarıda topoğrafyasını özetlediğim semtler, tıpkı doğumdan sonraki ilk ev olan Pazartekke gibi, hayatımın ilk yılları, kahkahasının çınlattığım bir doğa kubbe altısı olur, gözlerim ve keyfim değişik mekanlar isterisine yakalandığı anda soluğu Cerrahpaşa’da alırdım hep…

Görüntü ve doğa örtüsü olarak pek bir farkı yoktu Cerrahpaşa’nın Pazartekke’den.

Erik, kayısı, incir, çitlembik ve ceviz ağaçları, Cerrahpaşa’nın tek katlı ahşap mimarisini kendisine has yeşilliği ve meyva aroması ile örter, İstanbul’un çok semtlerindeki mistik ve pitoresk hava, Cerrahpaşa’ya varıldığında büsbütün bir yoğunluk kazanırdı.

* * *

İrileşmiş tahta kümes gibi bahçe evleri, bir yeşil peyzaja dönüşmüş kuyulu bostanları ve sanki sundurmasında geziyormuş hissini veren samimi tramvayları ile Cerrahpaşa, gravür fırçalarından düşmüş bir ressam tuvaline benziyordu.

Genellikle, İstanbul’un orta sınıfı ile fakire yakın kesimini barındıran semt, ahlakı ve efendiliği ile bir terbiye enstitüsü görüntüsü verir, orta yaşlı amcaları ve hanımefendileri, sokak, ev ve ortak yaşama adabının en çarpıcı örneklerini barındırırlardı, kişiliklerinde…

Semtin öte berisine serpilen paşababa ve paşaanne konakları, aristokrat bir yaşamı zaman tünelinin dehliz karanlığından alır, pazarı, manavı, bakkalı ve kahvehaneleri ile, şimdi doğan günlerin ışıklı aksiyonuna karıştırırdı.

Dar meydanda bir medrese külliyesinden bozma olan ahşap halkevi, semtin kültür, tiyatro, düğün ve nişan gibi sosyal faaliyetlerini çekip çevirir, oynayan piyesler halkın görsel ve sanatsal açlığını giderir, düğün ve nişanlarda durmadan çalan akordeon ise, hem ilk delikanlı – genç kız danslarının fon müziği olur hem de o zaman İstanbul’da başlamış olan tango tiryakiliğine çeşitli eserlerle nota kırardı.

Her türlü sebzenin ekili olduğu bostanlar, meyvaların çeşit yelpazesini göğün maviliğine doğru sallayan konak ve ev bahçeleri, gerek semt, gerekse civarından kopup gelen çocuklar için bir iştah çekiciliğine bürünür, “bahçe ve yaramazlar” çekirge sürüsü ve konacak pist denen arakçılık oyununu, heyecanları ile sürdürürlerdi gün boyu.

Babası Pötürgeli, kendisi Cerrahpaşa doğumlu olan kürt bekçi Battal, çocukların böyle eylemlerine, elinde kiraz sopası ile şiddetli tepkiler gösterir, semtteki aşina veletlere karşı cezayı yumuşatırken, civar yörelerden gelenlere bir “SS subayı” gibi davranırdı.

İkinci Dünya Savaşı radyo haberlerine pek meraklı idi, kürt bekçi Battal….

Öğlenleri akrep ve yelkovan saatlerin 13.00’lerine oturduğunda, kürt bekçi Battal, hem nazi haberlerini dinlemek hem tavşan kanı demindeki yorgunluk çayını içmek için Sunullah’ın bahçeli kahvesine demirler, bunu fırsat bilen dış semtlerden transferli veletler, üstünde yaprak kalmamacasına, tüm meyva ağaçlarını talan ederlerdi.

Yaz en kızgın güneşini Cerrahpaşa göğünün tavanına astığında, oyun ve yaramazlık zahmeti, vücutlarımızı ıslanmış dev bir süngere çevirdiğinde, damak ve dilimiz, ağzımızın bir yerlerine yapıştığında, dudaklarımızı meydan çeşmesinin zıvanasına uzatır, Çukurbostan Bizans ayazmasından gelen buz gibi kaynak suyunu kana kana içerdik.

Eski Osmanlı padişahlardan günümüze kadar geldiği varsayılan, ahşap konaklarda öğretim sürdüren Hekim Alipaşa İlkokulu ve Davutpaşa Ortaokulunda paydos zili vurduğunda, ana çıkış kapısında henüz başlamamış delikanlılığımızın hayallerini kurar, cümle kapısından kaldırım ve sokak taşlarına teşbih taneleri gibi dökünen kız kalabalığı içinden, müstakbel flört üstüne ütopik bir seçime yönelirdik.

* * *

Artık yavaş yavaş semt, küçük arsalarından engin topraklara açılmaya başlayan, amatör futbolculuk hayallerim, özellikle Davutpaşa – Samatya arası Sahakyan sahasına götürür, sabahtan alaca akşama kadar süren çeşitli maçları, hem kale arkasından seyreder hem de auta giden toplarla kaleciye iade edilen vuruşlarla futbolculuk egomu tatmin ederdim.

Sahakyan sahasının derbisi, Pazar akşamüstleri gündeme gelir, Ermeni ve Rum karması iki takım, soluk soluğa bir oyun çekişmesi ile, seyredenlere hatırı sayılır bir heyecandan futbol kesitleri sunardı.

Yaz, olanca mavisi ile denize düştüğünde, Cerrahpaşa’nın ağaçlarla örülü kamelyaya benzeyen patikalarından geçip Etyemez, Samatya, Yedikule ve Narlıkapı sahilinden denize girmek, biz çocuklar için vazgeçilmez bir sayfiye saati olurdu.

Bu koy ve çıkıntılarda, deniz kıpırtısız bir çivit mavisinin üstünden kayarak, kum ve çakıl birikintisi, sahile tembel tembel vurur, açıktaki kesim, yunusların oynadığı bahçe olarak parsellenirken, kıyı ile öpüşen şerit, sandal şarpi yarış futaları ve yüzenlerle birlikte, lüks bir otelin pisinli cümbüşüne dönerdi.

İri kaya kovuklarından çıkardığımız kum midyeleri ve iskelelerin yosunlu kazıklarının arasında tuttuğumuz kanal karidesleri, terk edilmiş bir tenekenin ateş üstü sacında, mükellef bir öğle menüsüne dönüşür, bütün yazı, pasosu “oto stop” olan bir bedavacılığın rulmanında döndürürdük.

Akşam, güneşini tek katlı binaların arkasına düşürdüğünde, İstanbul’daki çocuk dünyası biter, yorgun argın vücutların cebinde şayet baba harçlığı kalmışsa, Aksaray bizler için son gıda durağı olur ; ya turşucu Ziya’dan içi kıyılmış lahana ile doldurulup kereviz sapı ile bağlanmış bir patlıcan dolma, yenerek ya da işkembeci Vangel’den ince kıyım şirdenden bir çorba içilerek, mide kepenkleri indirilirdi.

Giderim, arada sırada Cerrahpaşa’ya şimdi… 1940’ların her şeyini ararım da, hiç bir şeyini bulamam. Hayat bir saklambaç olmuştur ki İstanbul’da ; gizlenen bir daha gelmiyor geriye…

Cerrahpaşa’nın Çukurbostan’a bakan yöresinde, payton parkı geliyor gözümün önüne ve de al yanaklı pomak Mestan…

Varlıklı Cerrahpaşalılar pazar günleri bu noktadan hareketle, hem dinlenmek hem de üzüm gereksinimini karşılamak için paytona binerek Topkapı ve Maltepe’ye gelirlerdi.

O insanlar öldü de o Malta taşlı üstü bülbüllü toprak yola ne oldu ki ?..

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.