Hürriyet

Cağaloglu meydanını geçip Divan yoluna kaykıldığımızda, sağ tarafta tam katları yekpare tahtalarla iptal edilmiş bina, Bab-ı Ali gazete tarihinin anıtlarından biri olan HÜRRİYET’in, kaldırım diplerine vurmuş sessizliğidir, şimdilerde.

Eski bir gazete gezintisini yeni adımlarıma bindirip soluk soluk bir ihtiyarlıkta, o tahtalı kalaslı bir kapanmış yüksekliğin palamarına bağladığımda üstüne gelişigüzel yapıştırılmış sokak sektörü ilanları be bir iki tarafına ilkel bir kaligrafi ile yazılmış, “inşaat girmek tehlikeli ye yasaktır” uyanlarına toslar, bu meslekte 37 yaşını aşmış bir benle rotatifin yaptığı en anlamlı trafik kazasının son çığlıklarını atarız birlikte.

Girişinden en üstündeki kafeterya alanına kadar gözlerim, binbir anılı bir asansörün gıcırtılı dişlilerine abanarak çıkar, çok sesli bir HÜRRİYET tarihi kafesinde geçmişi tazeliyen konserler dinledikten sonra, birden herşey susar, boş asfaltta çakılmış bir ceset gibi bulurum, kendimi neden sonra…

Divanyolu’nu açık taba renkli bir polen patikasına çeviren kadim yükseklikte çınar ağaçları, Mayıs sonu melteminde dev bir yelpaze gibi Cağaloglu’na hafif hafif rüzgar verirken, 45 yılını kapatmış HÜRRİYET gazetesi, bir tahtalar yığını içinde kırık bir ayak örneği, yaşama durarak bakar, artık…

Gazeteler teker teker öldüğü için artık kendi babalığına öksüz öksüz  bakan Bab ı Ali, şimdi en görkemli yerinde tahtalanmış dev gövdesi ile bir kocaman tabutu andıran ‘ HÜRRİYET gazetesine bakıp, gazeteler tarihinin  en ağır hacimli gözyaşını dökmektedir. HÜRRİYET Türkiye için dünya için vardır da, HÜRRİYET’in tarihi binası Cağaloğlu için yoktur.

Özdeşlesme derken, bir semtle bir gazetenin müşterek anılarını bir potaya akıtma dostluğu derken, HÜRRİYET’le Cağaloğlu’nu 45 yıldır biribirlerinden kopamaz bir sevgi olarak tutan tarihsel bağ, simdi gazeteleri batmış ya da kaçmış bir yalnız yokuşla, kendini hayata tonlarca miktarda tahta ile kapayan bir Truva atı haline dönüşen HÜRRİYET’in, biribirlerine hergün attığı boş ve kör nazarların, cimnastiğine takılıp kalmıştır.

***

Daha gazeteler tek katlı ikametlerin sıkışıklığında ve loşluğunda, amatör emekli insanların tekelinde bir atölye uğraşı iken, Bab ı Ali’ci Sedat Simavi’nin tırnaklarının üstüne tırnaklarını koyup yarattığı HÜRRİYET, o günü koşullarında bir mürekkep ve sarı sarayı idi, yokuşta.

Divan yolunun sağında eski bir okul dergahı olan, o zamanki adı ile İstanbul Kız lisesinin yanında inşa edilen 5 katlı bir lüks oteli andıran bir binada çıkmaya başlayan HÜRRİYET, gerek mimari çizimi gerek modern kullanım alanı ve rahatlığı ile, Cağaloglu’ndaki gazeteler sitesine önemli bir fark atıyor, çalışanı yöneteni iş disiplini ve patronları ile, meslekteki ilk profesyonelliğin çarpıcı neon ışıklarını yakıyordu, tarihi yokuşta…

Yıl 1948, aylardan ya Mayıs, ya da Haziran’di galiba. HÜRRİYET şimdilerde yaşı 46’yı bulan ilk satır ve mürekkep deparına o zaman oturuyor, üstad Sedat Simavi’nin kağıttan yarattığı fikir uçurtması, önce İstanbul semalarında yepyeni ve taze kavisler çiziyor, bu helezonlar gittikçe genişleyerek Türkiye Avrupa dünya semalarını turlayan bir gazete kartalı oluyordu, sonunda.

HÜRRİYET’in çıkışı ile, dünya gençliğinin Londra sahalarına olimpiyat için dökülüşü, aynı aylara rastlıyordu, hatırladığım kadarı ile.

HÜRRİYET sporu çok seven okur için ilk çıkışlarında, Yasar, Gazanfer, Nasuh, Celal, Mehmet Oktav ye Mersinli Ahmet’in seri tuş ve ilk olimpiyat şampiyonlukları ve Ali Ersan’ın nefis fotoğrafları ile, bir güreş gazetesi olarak ünlenmişti, belki de.

Arkadan Hikmet Feridun Es’in beş kıtayı daktilo ye fotoğraf makinası ile dolaşıp, dünyayı en üryan ve bakir resimlerle İstanbul ve Türkiye evlerine sokması, HÜRRİYET’in tiraj kulvarındaki önemli deparlarından biri oldu, yarın hayatında.

Nihat Sami Banarlı, Nihat Pınar, Tahsin Öztin, Hikmet Bil, Selçuk Çandarlı, Semih Tiryakioğlu, Nizamettin Nazif gibi bu gazetenin ilk ağır çerçevelerinin sayısal büyüme oranına ne derece katkılar yaptığı meçhul bir konudur da, HÜRRİYET’in daha sonra Türkiye’de bir numaralı gazete oluşunun sırrı tektir.

“Hergün daha çok haber, hergün daha değişik fotoğraf…”

***

40 yılı akşın bu süre Bab ı Ali’nin çatısı altında  bir gazete kubbesi gibi eski binada oturan HÜRRİYET, kapalı kapılar ardında ne kilidi açılmamış anılar döktü, yokuşun üstüne.

Genel yayın müdürü Necati Zincirkıran usta gazeteciliğinin yanında patronu Haldun Simavi’yi giyim konusunda sanki ayni gardrobu paylaşıyormuşçasına taklit ederdi.

Haldun beyin saç şekli ile Zincirkıran’in sac modeli sabah gazeteye geldiklerinde biribirine benzemese bile, bir iki saat sonra simetrikleşirdi. Bir tarak bir tuvalet aynası, Zincirkiran’ın patrona dönüşmesi için, alaminüt bir makyaj odasi idi, sanki.

Haldun bey kalın bir kemer mi taktı pantalonuna, vücut hatlarını ortaya çıkaran bir gömlek mi giydi, Zincirkiran hemen tıpkısının tıpkı.

Ama Haldun beyle Zincirkiran arasında önemli bir boy farkı vardi, ama Haldun beyle Zincirkiran arasında hiç benzeşmiyen bir vücut finesi vardı ve bu farklar bazen ortaya aslı ile benzeri arasında büyük paradoksalar dökerdi bina odalarında.

Rahmetli Tahsin Öztin’in yaptığı bir trafik kazası bir pehlivan tefrikası gibi yıllar yılı anlatıldı hep Hürriyet’te. Tahsin Öztin Galata köprüsü üstünde bir adama çarpmış ye hafif yaralamıştır.

Hangi gün yapmıştır? Bir nüfus sayımı günü, insanlara sokağa çıkma yasağının konulduğu gün.

İlk gazete içi izdivacını, ilk büyük yaş nüfus kağıdı ile küçük yaş nüfus kağıdı koalisyonunu davudi sesli Nizamettin Nazif yapmıştır HÜRRİYET’te…

Tutmuş elinden, kendisinden 30 yaş küçük ilandaki Perihan isimli kızı, oturduğu banko arkasından alıp nikah dairesine götürmüştür.

***

HÜRRİYET Güneşlideki dev binasında gökyüzü ile hangi yükseklik yarışını sürdürürse sürdürsün, HÜRRİYET Cağaloğlu’ndaki eski yapısına hatıraları unutturacak ne denli kalın kalasları çakarsa çaksın, esas yokluğunu İMPARATOR’una karşı duyacaktır.

Cağaloğlu deyince, taşınılmış yeni mürekkep mekanları deyince, gazeteler tarihi ve tirajlar deyince, HÜRRİYET’in kendisi deyince, sevgilimiz Erol Simavi’yi yani patronların en büyüğünü unutmak mümkün mü?

Sadece Bab ı Ali değil, tüm İstanbul mahrumdur, bu anıt patrondan, bu duayenden.

Biribirine vuran rakı kadehleri, kadife sesine dönüşürdü, onunla. Onunla İstanbul geceleri haddeden geçmiş bir nezakete bürünür, sarhoşluklar ustaca yapılmış bir tangonun adım atışlarının  disiplinine girer, büyük paralarla küçük paralar biribirine hiç ukalalık etmeden insan dostluğu için bir masada kenetlenirdi.

Geçen aksam ben, Erdoğan Şenay, hırsız Semai, Ercan Aktuna, Ergil Tezeldi bir kıyı masasında sarhoş olduk galiba.

Ama rakıdan değil sevgili patron, sisizlikten olacak, sizsizlikten…

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.