Makina…

Arıyor muyum, o 40 yıl önceki binaların küçük, teknolojilerin ilkel, insanların az ama kaliteli olduğu eski Bab-ı Ali’yi, elbette…

O kibrit kutusu kadar ufak odalarda tek telefonun yanında kuyruklaşan muhabir ve foto muhabiri koşuşturmalarını, o ölgün ampul ışıkları altında parmaktan ufak kalemle yapılan sayfa mizampajlarını, sekretersiz bir iki iskemleli yazı müdürü makamlarını, aradan geçen yıllar nasırlandıkça özlüyor, gidenin geri dönmeyeceğini bildiğimden, bu dünyama her takvim yaprağı koptukça, acılı vedalar atıyorum.

Üst odalarda yapılıp, hazırlanışı ve basımı bodrumlarda gerçekleştirilen o zamanın gazeteleri, keyifli kağıt ve mürekkebi ile lezzetli bir düşünme yolculuğu idi.

Üstün astı horlamadığı, her yanı ile sevgi, karşılıklı anlayış ve diyalog zenginliğinin kanat çırptığı, insanların yetki kullandığı zaman asla despot olmadığı bir “liberal cennet“ti, o dönemlerde gazetecilik…

Az paranın yarattığı bir cep fakirliği, yükselme diye insanın önüne en garantili merdiven olan amatörlüğü koyar, en çetrefil ve uzun görevler bile, göz kırpılmadan, burun kıvırmadan, meslek aşkı uğruna yapılırdı.

İnsanların sırf daha zeki ve kurnaz oldukları için, uyguladıkları ve meslekte “atlatma” denen gazetlerarası rekabet, yokuşun geleneksel barış dostluğunu bozmaz, gazetecilerin iş dışındaki muhabbetleri, kahvede, meyhandede ya da müşterek gidilen bir sinema ve tiyatro salonunda, aynı dolmuş duygu stokları ile devam ederdi.

Bendeki yetenekleri ilk defa cımbızlayıp, içimden dışıma çıkaran Muvakkar Ekrem Talu, ahbaplığımız fokurdadığında ilk öğüdünü bana şöyle vermişti.

İslam, evladım, bu meslekte çok gez ve mümkün olduğu kadar insan tanı… Hem gazetelerin içinden hem dışından… Çünkü her tanıyacağın insan, bir olay demektir, başlı başına bir gazete demektir.

Muvakkar Ekrem Talu’nun bileğime taktığı mesleki ilk altın bilezik, hangi ruhsal ve gazetesel çalkantılara uğrarsam uğrayayım, etimden hiç düşürmediğim bir “ustanın hediyesi” olarak kaldı, bende…

* * *

Havadis“in 1957 yılındaki istihbarat şefi M.Ali Yalçın, çok yoğun günlük haber trafiğinden kurtulduğunda mutlaka karşısında beni bulur, ayrı gazetelerde çalışmamız hiç gündeme gelmez, şayet bir spor röportajına gideceksem, “soru uzmanı” olan kendisinin ağzından girip, burnundan çıkar, zamanının hiç olmazsa yarım saatini bana tahsis etmesi için, kurların en yoğununu ve değişiğini yapardım.

Polis muhabirliğinin doruk isimlerinden biri olan Ali Karakurt, gar lokantasında bir iki duble votka ile esir aldığım ve çaktırmadan kullandığım bir başka yokuş büyüğü idi.

Futbolcu asker kaçakları ile ilgili tüm haberleri en ufak ayrıntıları ile ondan alır, değişik maç emniyet tedbirleri konusunda 1958’deki çarpıcı manşetim “İnönü Stadını Macar katanaları koruyacak” haberi, Ali Karakurt’un sarhoş kafasından benim gazetecilik heybeme düşen sayısız satır flaşlarından biri oluyordu, ancak…

Vilayet ve belediye muhabir duayyenlerinden biri olan Hasan Bedrettin Ülgen, haber saffet ve hulusundan istifade ettiğim bir başka kocamanlıktı, yokuşta…

Sait Selahattin yıkanamıyor, çünkü parasını ödemediği için belediye bölgenin sularını kesti.” haberi, Adalet’li Arjantinli Oscar’ın lüks Nermin’deki kızlardan biriyle evlenmek için, vilayet yabancılar masasına başvurduğuna ilişkin magazinsel talep, sahibi hep Hasan Bedrettin Ülgen olan, ama tarafımdan kaleme alınan, meslek genişliğimin, birkaç satırcık fotoğrafları oldu, galiba…

Akşam“da çalışırken, Beyoğlu ve Hilton muhabiri Meryem Turalı ile kurduğum meslek birlikteliği, haftada iki üç gün İstanbul’un o zamanki en lüks otelinin labirentinde dikkatli turlar attırırdı, bana.

Bu dolaşma ve dolaşırken haber kokusu alma titizliği, günün birinde bana ve Meryem’e, bir magazin dünyasının en çarpıcı dekorunu kurmamıza olanak vermişti.

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük orta sıklet bir Fransız boksörünü yakalamış, mumlu şaraplı bir karanlık akşam yemeği yedikten sonra, manşeti sermiştik “Akşam“ın damına.

Ünlü Marcel Cerdan’la Hilton’da bir akşamı Edith Piaff dinleyerek geçirdik.

Denizcilik muhabiri değil, bir deniz kurdu olan Rahmi Karaca sayesinde “Boğaz“da şilepten atlayıp Türkiye’den iltica hakkı isteyen “ıslak kaçak albümü“ne günün birinde iki Arnavut futbolcu da katılınca, büyük usta aracılığı ile benim oltam orada idi, “bu sefer boğada balık değil, iki Arnavut futbolcu yakaladık.” haberim, Bab-ı Ali gündeminde günlerce konuşulan bir kakafoni yaratmıştı.

* * *

Günümüzde gazetelere, gazetecilere, akıl almaz bir bina ve teknolojik konfor ve mükemmeliyet verilirken, o imkansızlıkta, o fakirlikte tıkır tıkır işleyen insanı kaybettik galiba.

İyi gazete yaratmak için gerekli olan o insan gürültüsü ve espirisini, o diyaloğu, o karşılıklı sevgi ve saygının yarattığı iletişimi, bireyleri toplum içinde genelleştirecek o çok gezme, çok insan tanıma merakından uzaklaştık git gide. Gazetecinin yürüyüşü öldü aslında.

Eskiden, “bir mürekkep ve kağıt ailesi” diye tanımlanan Bab-ı Ali’ de tümden yabancılaşmayı bir yana bırakın da, bir binada bile, çıkarları söz konusu olmadığında, bir “birleşmiş milletler” diyen yalan bir görüntünün resmi yapılmaktadır.

Günümüzde, kocaman bir uzay mekiği konumuna gelen gazeteler, makine parkı ile üst seviyeye ayarlanmış teknolojisi ile, dışarıdan seyredenleri bir 2050’de kurulacak fuarın şaşırtıcı dekorunu ve panoramasını sunmaktadır.

Oyun makinaları dolu bir kumarhaneyi andıran bu atölyede, yeni neslin gazetecileri, şayet eskilerin özelliklerini her geçen gün kaybediyorlarsa, bunu normal karşılamak gerek. Üretimden kol ve kafa gücünü alıp, yerine makinaları koymaya “Marksizmin ölümü” deniyor günümüzde.

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.