Makina

Foto muhabirliği, Selahattin Giz, Müeddep Erkmen, Memduh Yükman, Alaaddin Büte’den başlayıp, Abbas Goralı, İsmet Gümüşdere, Muammer Teoman, İlhan Demirel ve Şeref Köylübay ile devam eden, sonra da Atılay Kayaoğlu, Mahmut Küçük, Selahattin Gökhan ve Hüseyin Kırcalı’nın vizöründe son patlayan flaş olan, en saygın emeğidir Bab-ı Ali’nin…

Gazetelerin fotoğrafla yaşayıp, tiraj ve itibarlarını fotoğrafla yücelttiği dönemlerde, meslek hanelerine “foto muhabiri” ünvanını yazdıran bu insanlar, gerek meslek riskleri ve korkusuzlukları ve gerekse işlerine duydukları aşk uzunlukları ile gazeteleri gazete yapan halitanın içinde en kıymetli ve en yetenekli öz olarak pırıl pırıl yanarlardı.

Gündüzü ve geceyi “tek gün” haline dönüştüren, yediği yemek, aldığı hava ve içtiği sigara bile “tatil ve paydos” kavramına girmeyen Bab-ı Ali’nin 24 saatlik deklanşörün bu çilekeş nöbetçilerine, mesleğin bir feza mürekkebi ile bulandığı şu günlerde, hangi has selamı, hangi içtenlikli mesajı göndermek gerekir ki acaba ?

Çalıştıkları süre içinde, Bab-ı Ali’deki para havuzundan yeteri kadar pay alamayanlar, meslek riski ve kendi gözüpeklikleri yüzünden hayattan erken ayrılıp sakat kalanlar, bu emek dünyasının tavanında adına “vefasızlık” denen kara bulutların birikmesinden bunalıp kendilerini alkol bardakları ile “hiç“liğe atanlar, adına “foto muhabiri” dediğimiz bu Bab-ı Ali ordusunun en ön saflarına oturtulmuş cengaver bireylerinden çıkmıştır hep…

* * *

Bab-ı Ali lüks sınıf bir “palas” olmamışken, yüksek teknolojiler, gazeteleri Beyazıt kulesinin üstündeki uçurtmalar yapmamışken, sınıfı “foto muhabiri” olan grup bu meslek için yırtınır, vücut kalorileri ile göz nurlarının son damlalarını üçüncü hamur kağıtlarının üstüne dökerdi.

Kullandıkları makinaları görseniz, onlarla en tembel ve durağan hayvanın fotoğrafı çekilemezdi bile…

Zorki“ler, “Lubitel“ler, “Pentax Spotmatik“ler, “Nikormat“lar ve “Mamiya“lar kullananların kayışlı göğüslerinde ve elleri arasında sanki pirinç ve demirden yapılmış bir kahve değirmeni gibi durur, olay ve harekete hangi hızı ve taymingi yetiştirdikleri bilimsel olarak izah edilemezdi kesinlikle…

Foto muhabirleri, toplum yaşamı içinde başlayan ve “olay” denen savaşlara, bu göğüslerinin önünde ve ellerinin arasındaki “sapan ve taşı“na benzer ilkel makinalarla gider, ama meslek sevgileri ile, ellerindeki tab edilmiş harikulade bir fotoğraf tomarı taşıyarak geri gelirlerdi sekreterya masalarına…

Bu fotoğraf cengaverleri, primsiz, mükafatsız bir bordro ile, ellerine verilen yetersiz makine parkını virtüöz denecek bir titizlik ve görev aşkı altında kullanırlar, 24 saat tren, vapur, tramvay, otobüs ve dolmuşu, kolaçan ederek altını üstüne getirirlerdi İstanbul’un…

Gazetecilik mesleğinin “saat başlangıcı ve bitimine” bağlanmadığı dönemde, ceridelerin en zamansız nöbetini tutan foto muhabirleri, deklanşörün açık olduğu bir hayatın peşinde kesintisiz dolaşırlar, yangın, sabotaj, cinayet, trafik kazası, ideolojik çatışmalar, grev, yürüyüş ve ihtilallerde, yani toplumu ve ülkeyi birinci derecede sarsan olaylarda, “birinci adam” safında rollenirlerdi hep…

İlkel şartlar ve çok müptedi makinalar, eski dönemin “foto muhabiri” kalabalığını meslekle ilgili hangi çürük ipliklerle bağlarsa bağlasın, iş riskleri ne denli büyük olursa olsun, Bab-ı Ali gazetecilik müzelerini şeref fotoğrafları ile onlar donatmıştır, hep…

Polis copları onlara vurmuştur.

Yangın en uzun alevini foto muhabirlerine uzatmıştır. Katil işlediği cinayetin son kurşunu ile kanlı bıçağını onların önüne bırakmıştır. Trafik kazasındaki kan, onların vizörüne damlamıştır önce…

Sağ sol çatışmalarında, ihtilallerde, kanunsuz grev, lokavt ve yürüyüşlerde, öfkenin, kurşunun, sivriltilmiş çeliğin ve her türlü darp aracının en yakınındadır, foto muhabirleri…

* * *

Optik pazarına “Roleflek“lerin “Rolecort“ların girmesi, görüntü silahlarına mitralyöz objektif “nikon“ların doluşması, Bab-ı Ali’de fotoğraf olgusunu ve çekim üslubunu daha ileriye götüreceği yerde, bu eski ustaların gözünde kapalı kalan bir ortaçağ müzesine dönüştürdü.

Bab-ı Ali’de gazete foto muhabirliği ve gazete fotoğrafı, bina yüksekliği ve makine parkının mükemmelliği ile doğru orantılı bir görkem çizeceği yerde, heyecandan, araştırma gayretinden bakış zenginliğinden yoksun, paso ve nüfus kağıtlarına yapıştırılan “şip şak“çı ürünlerine bıraktı yerlerini…

Gazete kundaklamalarında ölen foto muhabirleri, olaya giderken son sürat kullandıkları motorsikletlerinin üstünde gaza değil, azrailin eline basan foto muhabirleri, anarşik olayları tehlikenin burnunda izledikleri için sakat kalan foto muhabirleri, sermaye vefasızlığı ile kendi alkol iştahlarını aynı öfkeye bindirdikleri için koltuk meyhanelerinde ucuz bir kadeh gibi kırılan foto muhabirleri, kendilerine sonunda sadece kahır verdiği için upuzun meslek yaşamlarını, yanlarına sarı bir resim gibi alıp bir emekli toprağına çekilen foto muhabirleri, hep eski Bab-ı Ali’nin yitip gitmiş değerleri arasında, pırlanta ışığı gibi allayıp durmaktadır, yeni kağıt ve mürekkep teknolojisine.

Artık geri gelmesi mümkün olmayan bir kuyumcu dükkanı gibi…

Yine İkitelli, Güneşli ve Bağcılar nesli, ellerinde “Nikon” ve “Canon“un en gelişmiş makinaları, motor ve çeşitli boylarda objektifleri ile hızlandırılmış ve perspektifi genişletilmiş görüntü araçları ile, her gün gazete sayfalarında bu mesleğin “taze kuşağı” olarak, bir yapıştırılıp bir çıkarılmaktadır.

Ama eski “foto muhabirleri kuşağı“nı heyecanda ıskalayarak, meslek sevgisi ve dikkatini anımsatarak, o eski görüntülerin sihrini, güzelliğini ve doluluğunu aratarak.

Tıpkı benim eski İstanbul’u aradığım gibi…

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.