Sofra

35 yıl önce “Sofra” adı sadece Bursa kebabı yapan restoran, öğlen yemeklerinde Bab-ı Ali kalem devlerini bir araya getiren tek elit mekandı.

Cağaloğlu meydanına gelip sırt Nuruosmaniye Camii’ne dönüldüğünde, soldan ilerlenip dar sokak geçilince, yeni blok başladığı kaldırımda idi, “Sofra” restaurant.

Ortadan daha geniş,iki katlı bir mekan olan “Sofra” doğma büyüme semtli olan Muzaffer tarafından işletilir, gerek yemek kalitesi ve gerek hizmet titizliği ile, İstanbul lezzet evleri kataloğunda seçkin bir yere yerleşirdi.

Restoranın sahibi Muzaffer, gençliğinde hem semtinin bıçkın efendiliğini yapıp futbol oynamış hem olgunluk yaşında Yeşildirek yöneticiliğinde bulunmuş, sonra gelişmiş mide beğenilerinin etkisine kapılarak, Cağaloğlu’nun en görünür yerine dikivermişti “Sofra“sını…

Cağaloğlu, o zamanlar dilediği herkesin ayaklarına, tramvaya, dolmuşa ya da otobüse binip, çıktığı bir yokuşlu yolgeçen hanı değildi.

Salt gazete matbaa ve baş bayii beldesi olan Cağaloğlu, bünyesine aldığı vilayet mensupları ve eski ev yerleşimcileri ile sağına soluna özellikli barikatlar kurar, buraya çıkış Sirkeci Garı ve postahanesinden itibaren hiç bir sade vatandaşın cüret edemeyeceği manevi mayınlarla döşeli olurdu, hep…

Zaten İstanbul ağından şaşkınlıkla kaçıp Cağaloğlu’na çıkan bir alık balık olursa, hemen fark edilir ve etrafın meraklı bakış anaforunun girdabına kapılır, veto asansörüne binerek, geldiği yere doğru inerdi, gerisin geriye…

* * *

Muzaffer, Bursa kebabı kalitesi ile, garson çalışması konusunda gösterdiği titizliği, müşteri seçiminde daha hassas kriterlere vardırır ve restoranı herkesin yemek yediği bir “yol geçen hanı“na çevirmezdi.

Umuma hizmet vermekten başta soyutlamıştı dükkanı, Muzaffer.

Kahverengi boyaya boyanmış kapı ve pencere kasaları, üstünü örten ağır güpür dantel perdelerle kendi kişiliğini dışarıya anlatmayacak şekilde korur, oranın özünü bilmeden gelip geçenlere, bulmacası fazla bir mekan görüntüsü verirdi.

Saatler öğlene dönüp, karınların içinde “guruldamalar” çalar saat dakikliğinde mideleri ayaklandırdığında, Muzaffer’in dükkanı Bab-ı Ali fenomenlerinin doluştuğu bir canlı müze haline dönüşürdü.

Bir masada Ahmet Emin Yalman, yanında Peyami Safa. Bir iskemlede Bedii Faik, ötekinde Ulunay. Bir köşede Doğan Nadi, ötekinde Necip Fazıl. Bir tabakta Çetin Altan ötekinde Mümtaz Faik Fenik…

Muzaffer, geleneksel Cağaloğlu terbiyesi ve efendiliği ile üstadların teker teker hatırını sorar, verilen siparişleri titizlikle denetler, yemek gelinceye kadar onlarla ayaküstü “günün mana ve önemi” ile ilgili birkaç laf eder, bakır sahan masaya konunca, mümtaz misafirlerini Bursa kebabı ile başbaşa bırakır, dükkan kuytuluklarında kaybolurdu, hemen.

Tabi ayıklama teorisi“nin, ölüm-doğum dengelerinin bilincinde olan Muzaffer, bir yandan ömür kesitlerinin sonucu perdesini oynayan bu Bab-ı Ali fenomenlerine saygı ve sevginin eşsizini gösterirken, bu ünlü dükkanın müşterisi olmaya niyetlenen, mürekkep ve kağıt sanayiinin aday adaylarına, prensiplerini öğretinceye kadar, sert ve huysuz davranırdı, hep…

Ayakta bekleme temposunu çok bulup homurdanan varsa, onlara çatık kaşlı sinyaller gönderir, masaya oturduktan sonra, garsonlara “sipariş gelmiyor mu hala ?” diye ukalaca soru soranlar varsa, onlara tavizi kapının önünü göstermek olurdu.

Beni, meslek hayatımın yedinci yılına basarken, Ümit Deniz aldı, götürdü “Sofra“ya…

Huysuz, az beğenen, ihtiyar biri olarak tariflediğim kendi Muzaffer’ime karşılık, önünde güleryüzlü, sempatik ve konuşkan cevvaliyetini 45’lerde bile kaybetmemiş bir insan görünce, şaşırdım, doğrusu…

Ümit Deniz’in beni ona tanıştırması hiç heyecanlı bir sahne değildi, Muzaffer o esnada başka bir şeyi konuşuyordu, çünkü…

İslam’ı gıyaben tanıyor ve gelmesini çok bekliyordum zaten, Ümit… Büyük bir yazar olacak kendi branşında. Bunu bildiğin için himayene almışsın şimdiden, seni tebrik ederim…

Ümit Deniz’le ikimizin önüne birer Bursa kebabı koyan Muzaffer, yemek bittikten sonra, önce kaybolup gittiği sonra görünüp geldiği yerden yarıya kadar açık sarı ile dolmuş iki kadehi önümüze koydu.

Polonya votkası ve benim ikramım” diyerek…

Sofra” ve Muzaffer, sahibi ölünceye kadar, varisleri işletmeyi beceremedikleri için devri teslime yeltendikleri güne kadar, yıllarca öğlen uğradıkları için tek yer oldu, benim için.

O zaman da polemikler vardı Bab-ı Ali devleri arasında, şimdi de var, İkitelli’de, Güneşli’de… Toplumdan zaman zaman içimizdeki bireylere dönen satır salvoları için, Muzaffer’in bir değerlendirmesi vardı ki, tarihsel bir kroniklikti, galiba.

Bunlar, bir tek yemek yedikleri zaman, birbirlerini yemezler…

Şimdi güya düşman mükellef sofralarına bakıyorum da, mezeler, yemekler, içkiler birbirleri ile ne kadar dost…

* * *

Cağaloğlu’nda mekanları değiştiren zaman sadece Muzaffer’in “Sofra“sını takvim sobasının içine atmakla kalmadı, o kapısından içeri girdiğinde sahibinden önce ahlak, fazilet, namus ve güleryüzle karşılaştığınız o bakkallar ülkesi de kalmadı, artık…

O zaman hiç paralı ya da az paralı Bab-ı Ali’nin en kolay bütünleştiği bakkallar ya da satımı büfeleşmiş işyerleri, bu mesleğin mensuplarının cebi ile satın alma ölçüsünün buluşup seviştiği tek parklardı, Cağaloğlu’nda…

Cağaloğlu meydanının basanı az gölgeli küçük sokaklarından tutun da, Nuruosmaniye Camii’nin elipsli kıvrımlarına kadar süren bakkal sanayii, gazetecilik mesleğinin hem küçük mutluluklarına hem büyük ızdırap ve mücadelelerine tanıklık etmiş eski kilometre taşları idi, anlayacağınız… Elindeki iş sürati diline vurduğu için ne söylediği pek belli olmayan, ağzında kelime yerine mermi dolaştıran Derviş, meslek ahlakı yüzünün güzelliğine vurmuş Hüsnü Efendi, adı “veresiye istemez“e çıkan İsmail ve gayrımüslim ekolünün belki de son temsilcisi Sava, Bab-ı Ali ile birlikte büyüyüp sonra ölen bu yokuşun isimsiz, küçük meslekle meşgul olan anıtları idi.

Şimdi, Cağaloğlu Meydanı’nı ve köşedeki İş Bankası’nı geçer, aynı kaldırımı izlerseniz, yol sizi “komşu bakkal” denen bir adrese götürür. Eski Bab-ı Ali’den kalan bir yenidir, “komşu bakkal” hala…

Anne, baba, benim gibi yaşlanmış, bir köşeye çekilmiş, bakkallık bayrağını Utku ve kardeşi almıştır.

Sık sık giderim oraya. Sigara almak için, soda içmek için, içtiğim sodanın geğirtileri, sanki içimdeki eski Bab-ı Ali’yi tekrar dışıma çıkarır.

Utku, her defasında arkamdan şunu söyler, sadece : “İslam amca, kendine iyi bak…

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.