Yazar

Bu mesleğe kağıdı ile sarıldığım, mürekkebi ile ıslandığım günden beri, gazete yazarlığı beynimi en çok gagalayan daktilo mitralyözü olmuştur.

Muhabirlik, foto muhabirliği, istihbarat şefliği, yazı müdürlüğü, idare müdürlüğü, genel yayın müdürlüğü, sekreterler ; yani gazetelerin imalatının toplayıcı ve yerleştirici karıncalarına duyduğum büyük sevda yanında, gazete yazarlığı, merak kapılarımı sonuna kadar açtığım bir Bab-ı Ali otobanı olmuştur, her zaman…

Yelpaze“nin yazarlıktan hiç para bulamamış usta hikayecisi Zafer Sülek, üstüne hiç ütü atamamış elbise bozuntusu ve boyasız pabuçları ile dergi idarehanesine düştüğünde, birkaç çayı üst üste içen, sigarasını yanyana ekleyen, ama orada hikayesine tek satır yazamayan bir uzun düşünce heykeli idi.

Sabah geldiği dergi idarehanesinin dar hacimli dünyasında, mütemadiyen masa üstlerine konup çekilen kahve ve çay bardaklarından, hikayesinin tiplerini kurşun asker gibi kafasına dizer, tavana üfürülen sigara dumanı ve dereden tepeden yapılan konuşmalar, yazacağı yeni hikaye için diyalog zenginliğine ve dekor sisine sokardı, Zafer Sülek’i.

* * *

Kalemine tek kelime resmi çizdirmeden, sabahtan öğleden sonrasına kadar devam eden bu Zafer Sülek sırtüstü yatma seansı, güneş ve akşam düşük bir yatakta zina yapmaya hazırlandığında, Bab-ı Ali yokuşu “Gar Lokantası” denen bir duvarın üstüne otururdu.

Hep 16.00 – 17.00 saatlerinde çökerdi Zafer Sülek, “Gar“daki hiç değişmeyen masa ve iskemlesine.

Bara çok ters ve uzak bir masayı seçen Zafer Sülek, beyaz Marmara şarabı ile kıyılıp limonlaşmış haşlama yumurtasını söyler, hikayesine başlamak için ilk startın vitesini ayarlardı.

Ondan sonra dudaklarının arasına bol dumanlı bir “Birinci” sigarasının ateşini yerleştirir, sarı saman yapraklı bir tomar boş kağıdın üstünde gezdirdiği kömür parçası kadar küçük kurşun kalemlerle hikayesini yazmaya başlardı.

Tren müşterileri ile alkol müşterilerinin konuşma volümlerini sık sık amuda kaldırarak sağından, solundan, önünden, arkasından geçmesi, Zafer Sülek’in hikaye yazma istifini hiç bozmaz, Gar Lokantası ile kendi konsantrasyonu arasına yalıtımsız duvarlar koyardı, yazar…

Gerçek bir yazı devi ve beyni bir kelime üretim fabrikası olan Necip Fazıl, 40 sayfalık “Büyük Doğu” dergisini çıkardığı “Havadis“te sipariş ettiği yazılar ödenmeyen telif yüzünden gelmeyince, mürettiphane bu yazı padişahının büyük hokka mürekkeplerinin konulduğu bir şarap mahzenine dönerdi.

Dört entertip makinası, görülmemiş velütluktaki Necip Fazıl Bey’in önünde bir dokuma tezgahı usluluğunda oturur, üstad 4 ayrı konuyu irticalen her alete birer cümle atarak aynı anda yazdırırdı.

* * *

Bir Osmanlı ve eski İstanbul yaşamının geniş ve zengin kütüphanesi olan Refii Cevat Ulunay, “Milliyet“te fıkra yazarken, kelimelerine hiç hız vermeyen ve kanat takmayan bir yavaşçı idi.

Konuyu bir boza gibi kağıdın üstüne kıvamlı kıvamlı dökerken, sıkça düşünme ve enfiye molaları alır, çok tekrarlı hapşırıklar, sümük olarak beyaz gömleğini bombalamasın diye, boynundan apış arasına kadar uzayan bir berber önlüğünü geçirirdi önüne.

Telefon, kulaklık, daktilo, teyp gibi, gazeteciliğe yeni yeni giren teknolojik araçları hiç sevmeyen, odasının gerek dekor gerekse konuşma üslubu ile bir “Osmanlı Konağı“na çeviren Ulunay, evden gazeteye, gazeteden eve parkurunda, eski İstanbul efendisi geleneğini sürdürür, Pendik tren istasyonundan kaldığı köşke kadar tüm medeni araçları reddedip eşek sırtında gitmekten müthiş keyif alırdı.

Şimdi Türk insanına tarif gustosu yaparken, söyledikleri ile adliye armonisine bir türlü “zengin kafiye” tutturamadığı için, hukuk burçları ile sık sık haklılık rekabeti yapan Aziz Nesin usta, “Akşam“da fıkra yazarlığı tıkırdatırken, kendine ayrılan odada oturmazdı, hiç.

Gürültüde, yumrukları çok toklaşan ve çok vuran bir boksör metni yazan Aziz Nesin usta, bu yüzden gazetenin en şamatacı seksiyonu olan spor servisinin bitişiğindeki arşiv odasını seçer, tüm yapıtlarının orada odaklaştırırdı.

Aziz Nesin usta, spor servisini selamlayıp, arşiv odasına seyirtip kaybolduğunda, biz kendisine yazı ortamı hazırlamak için, tüm ağız dalaşı ile kelimelere sükutlu bir sansür koyardık.

Bir “dilsizler dershanesi“ne benzeyen bu sessiz dünya, biraz uzayıp havada uçan sinek kanatlarını duyacak bir ölgünlüğe dönüşünce, Aziz Nesin usta, hışımla arşiv kapısını açar, bize aynı serzenişi yapardı hep.

Öldünüz mü be çocuklar ?! Gürültü yapın da şu yazıyı bitireyim.

* * *

Aktör, tiyatro adamı, şair, gazeteci, romancı gibi edebiyatın her türlü pateninde kalem kaydırmış olan Afif Yesari, Kemal Tahir de dahil, Türkiye de en çok “Mike Hammer” sahte romanını yazmış, eşsiz bir hayalcidir.

Çağlayan Yayınları“na zamanının en büyük kitap tirajını ve yüklü parasını getiren “Mike Hammer” roman külliyatının asılları bitince, patronlardan “taklitlerle devam” gibi bir istek düşmüştü piyasaya.

O zaman bir “yazı yasaklısı” olan dev romancı Kemal Tahir, ilk sahte “Mike Hammer” taklidini yazmaya koyulmuş, fakat üslubu çok edebi, polisiye entrikası çok yetersiz bulunduğundan, bayrak Afif Yesari’nin eline geçmişti.

Bir büyük New York şehir planı, patronlarca Afif Yesari’nin önüne konmuş; şehir, cadde, sokak, mahalle ve apartman isimleri arasında bir kalem dedektifi gibi dolaşan üstat, eşsiz bir ustalıkla yirmiye yakın “Mike Hammer” romanı yazmıştı.

Hem de ne romanlar…

Yayınevinin patronlarından yazı kuyumcusu Ertem Eğilmez’e, “bunlar aslından daha iyi” dedirtecek kadar.

O “Bab-ı Ali” başka bir “Ali“idi, işte…

İSLAM ÇUPİ
(01 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.