Dolmuş

Geçen günlerin birisinde gazeteye gidiyordum, sabah…

Benim güzergahım, Teşvikiye, Balmumcu, Okmeydanı ve akabinde TEM olmadı, hiç…

Benim için nasıl İstanbul, “sur içine oturmuş bir eskilik” ise, yol alışkanlığı da yürümeye başladığım an ayaklarımın altına düşen bu dükalığın sokak ve caddeleridir, anlayacağınız.

Otobanları ve otoyolları hiç sevmedim, hayatım boyunca.

Aslında 600 yılını patikada at, eşek, katır ve deve sırtında geçiren, gezmelerini zenginlik derecelerine göre at arabası, fayton ve talikaya oturtan Osmanlı ve Türkiye’nin sonracıları da sevmez, aslında, bu otobanları, otoyolları.

Batı montaj sanayiinin aldatıcı ve ölüm pistleri olan otoban ve otoyollar, 600 yıldır direksiyonu at, eşek, katır ve deve sırtı olan Osmanlı ve Türkiye’nin sonracılarına bir bakalit gidon verince, iki ülkenin savaşmaktan ötürü uğrayacağı bir kayıp çetelesini getirip bu geniş asfaltlara bırakmıştır. Otobanlar ve otoyollar, belediye ve devlet arazilerinin hoyratça yağmalanmasına sebep olduğu gibi Türkiye’deki 6 büyük kenti, özellikle İstanbul’u, hiç bir medeniyet sınırının olmadığı bir “hayvan hangarı” konumuna dönüşmüştür.

Açın 40-50 yıl önceki İstanbul gazetelerini, bir tek “trafik kazası” haberine rastlamak, Arnavut bostanlarına inmiş “Boeing 747“ye tesadüf etmek gibi, hayretli bir randevu olurdu.

Siz bakmayın tabancasını, tüfeğini gardroba kaldırdığına, mermisini “zeytine dönüştürüp, yediğini beyan eden, 74 yıldır savaşmayan Türkiye” imajına.

Türkiye, her yıl otoyol ve otobanlarda, amansız bir otomobil, kamyon, otobüs ve tır savaşı veriyor, 7000 ile 8000 arası bir nüfusu, ateşli silahı olmayan bu trafik cihadında, asfaltın üstünde ezilmiş bir domates tarlasına dönüştürüyor.

* * *

Ben bir İstanbullu olarak, her sabah gazeteye otomobille giderken, hep İstanbul yollarını ve caddelerini kullanırım.

Teşvikiye, Hilton arkası, Taksim, Şişhane, Unkapanı, Cibali, Balat.

O gün, koyu hava kirliliğini, Beyoğlu’nun geçkin bir kokonasının etol bağlayışı gibi boynuna, omuzlarına saran “Pera Palas“ın eskiliğine bakarken, yanımdan 8 kişisini içine bir bayram koyunu gibi bağlamış bir sarı vasıtanın yanımdan süratle geçtiğini gördüm.

Minibüse benzemiyordu. Cipin çizgilerini andırmıyordu, bir ara kısa bir moda olup hemen yollardan kalkan “böcek” türü ile hiç alakası yoktu, hele hele otomobil hiç değildi.

Can dostum, şöför Muvaffak, imdada yetip, merakımı parçaladı. “Abi” dedi, “bunlar eski İstanbul isterepenteli arabaların yerine konan yeni dolmuş otomobillerdir“.

Şişhane’de trafik lambasının kırmızısına yakalanan, yeni dolmuş (!) aracına iyice yaklaşıp dört tekerlekli acaibe çok dikkatli baktım, yeniden.

Amerikan yapımı olan ve içinde taşıdığı 8 kişiye “otomobil müşterisi” muamelesi yapan, Cemal Nadir’in karikatürlerine çizgi, müzik bestecilerinin notalarına ses olan, eski İstanbul’un istrepenteli araçları ile, bu önümde gidenin hiç bir benzerliği yoktu.

* * *

Benim araba ile hangi garajdan çıktığı belli olmayan, “ufo“nun arası açıldıkça, benim bugünkü yaşımla çocukluğum bir benzer köprüde buluştu ve 1940’ların Topkapı’sına gidiverdi.

Pazartekkeli “çik çik” Necati’nin kullandığı isrepenteli “Packard” ile Şehreminili Gary Grant Mazhar’ın direksiyon patronluğu yaptığı istrepenteli “de Soto” düştü, göz ekranlarıma…

Bir sinema artisti yakışıklılığında olan dünya tatlısı iki genç olan “çik çik” Necati ile Mazhar, bütün sabah temizliğinin beyefendiliğini tamamlayıp, filinta giyimleri ile direksiyona geçerlerdi.

Otomobilleri, arap sabunu etüvünden geçirildiği için pırıl pırıl olurdu.

Gram tozu kaportalarında bulamayacağınız bu otomobiller, lastiklerin beyaz yanaklarına varıncaya kadar seferden önce sahipleri tarafından dikkatli bir sansürden geçirilir, kontak ateşlemeden arabanın içine Rebul Eczanesi’nden alınan halis lavanta kokuları serpilirdi.

Çik çik” Necati, Topkapı-Bahçekapı hattına, Gary Grant Mazhar ise Şehremini-Taksim güzergahına çalışırdı.

İki otomobil Topkapı ve Şehremini’den sefere başladıklarında, kaldırımlardaki insan ve dükkan sahiplerinden “iki dolmuş geçişi” gibi normal bir hayranlık almazlar, arkalarından “büyükelçilerin araçları” şeklinde benzersiz iltifatlar yağardı.

Aksaray’dan “üç köy” diye dolmuş yapan gök mavisi renkli istrenpenteli “Dodge“un sahibi, kırlangıç Bülent’in arabasına işin kompetanı dışında kimseler binemezdi.

Gerçek İstanbullu değilse insan, “üç köy” yazan arabanın etrafında birkaç alık tur atar, sonra hiç bir şeyi çözememiş bir bilmeceyi yanına alarak mahalden uzaklaşırdı.

Ataköy, o zamanlar gökyüzüne şapka olmamıştı henüz.

Üç Köy” denen dolmuş, Bakırköy, Yeşilköy ve Şenlikköy diye bir güzergahın kısaltılmış rumuzu idi.

Kırlangıç Bülent, bazen soruya meraklı bir ağız ile karşılaşır ve “neresi” diye bir lafın çengeli takılırsa, gelenin kıyafetine ve özellikle vücudunun kokup kokmadığına bakar, gerekli normlar yoksa, aynı cevabı verirdi, hep… ” Tren daha rahat senin için hemşerim, daha rahat. Şuradan sola sap, Yenikapı garına kadar yürüyüver…

İstrepenteli Amerikan arabası diye konulan ve Şişhane trafik kırmızısına yakalandığı için enine boyuna iyice baktığım ucube yenilik, 50 yıl önceki İstanbul anılarına götürdü beni…

İstrepenteli Amerikan otomobilleri ta 1940’tan bugüne kadar lastiklerini asfaltlardan hiç çekmeyen en inatçı İstanbul idi veya İstanbullu…

Şimdi yavaş yavaş kalan en eski İstanbullulara da “asfaltlarımızdan lastiklerinizi çekin” deniliyor.

İstanbul’un önce kendisi 15 milyonluk bir hayvan hangarı oldu, sonra Marmara kirlendi, şimdi ise asfaltları eski klaksiyonlardan temizleniyor.

İSLAM ÇUPİ
(08 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.