Degustasyon

Çiçek Pasajı’nın girişinde, sağdaki büyük dükkan, 1940-1950 yıllarında İstiklal Caddesi’nin alkol kültüründe çok ayrıcalıklı bir yer tutar ve “Degustasyon” adı ile anılırdı.

Rum ve İtalyan mimarisinin aynı yöreye çaktığı çivilerle bir kozmopolit güzelliğe bürünmüş Beyoğlu, aynı titizliği meyhane zincirinde de sürdürürdü, o zamanlar…

Rum ve İtalyanların tekelinde olan İstiklal Caddesi’nin meyhane sektörüne, Tünel’e giderken veya Asmalımescit’e saparken tek tük beyaz Ruslar karışır, Beyoğlu o sıralar çeşitli ulusların kadehinde renkten renge giren bir cümbüşlü dünyanın denizinde yüzerdi.

Degustasyon” gerek klasla ifade edilebilecek müşteri yapısı ve çalışanların hizmet ve servis zerafeti ile, bir dolu yıl bir meyhane anıtı işlevi sürdürmüştür, Beyoğlu gece hayatında…

İstiklal Caddesi’nin kaldırımlarında, ” bu akşam nerede demlenelim” diye tur atan tekler ve gruplar, her yeri gözlerine kestirebilirlerdi de camlarında kolalı, bembeyaz tülleri, pencere ve kapı pervazları vernikle pırıl pırıl kahverengi edilmiş bu mekana girmeye cesaret edemezlerdi asla…

Degustasyon” gerek dükkan gustosu, gerek meze düzeni ile “ben rakıyı istediğim yerde içerim” diyen, pasosu para olan insanların mekanı değildi, çünkü…

Akşam olup elektrik ışıkları İstiklal Caddesi’ni göstermeye başladığında, çok yer “yol geçen hanı” olur, sadece “Degustasyon” o yıllardan beri devam eden sessizliğini, kapalılığını, içine az adam giren muhafazakarlığını sürdürürdü.

* * *

Rakı eğitimini ayakçıdan koltuk meyhanesine ve içkili lokantadan aşırıp aşırıp getiren insanların son alkol akademisi idi, “Degustasyon“…

Müşterileri Beyoğlu’nun alkol çemberinden geçen bardak rintlerinden seçilir, oturacak yerleri ve içtikleri kadehler uzun deneylerden sonra tesbit edilir, garsonlar ve vestiyerdeki Rıfat, kapıdan içeriye süzülen her müşteriye, hangi mezeler önüne götürülecek, paltoya hangi numara verilecek, adları gibi bilirlerdi.

İçerisi, beyazın hakim olduğu bir alkol butiği görüntüsü verir ; tabak, bıçak, çatal, kaşık ve bardak gibi son derece gürültü yapan aletler, sanki görünmez bir kadifeye sarılmışçasına, sessiz konurdu masalara…

Lokantanın kuzeyinden yanmış yağ, güneyinden cacığa doğranmış sarımsak, doğudan maydanoz, batıdan kıyılmış soğan kokusu gelmez ; her şey emiş gücü yüksek olan bir filtrenin mutfak sansürüne takılırdı sanki…

Müşteriler, naftalinlenmiş ve ütülenmiş elbiselerini çok anlamlı bir geceye gidiyormuşçasına gardroplarından çıkarır, ona uyacak gömlek ve kravatı uzun ayna provalarından sonra belirler ve öyle düşerlerdi, “Degustasyon“a…

Dükkanda rakı için saatler başladığında, çatal, kaşık, bıçak, tabak ve bardak gibi masanın geveze ve ses çıkarıcı yemek enstrümanları, sanki bir sünger yığınının üstünde dans ediyormuşçasına sessizleşir, sohbet ve espri temposunun kelimeleri, musikideki deruni bir havuza girer, alkol ve zerafet 100 yıllık bir flörtün eskizini çizerdi.
Tiyatronun devleri sahne anılarını anlatırken, Osman Nihat beste ilhamlarına doğru kelime söndürürken, Ömer Besim son 800 metre Türkiye rekorunu kırarken “midemde sadece çekirdeği çıkarılmış iki zeytin vardı” yakınmasına direksiyon kırarken, müşteriler “konuşmayan adamlar” heykel motifine dönüşür ve “Degustasyon“da çıt çıkmazdı.

Müşteriler, Ömer Besim’in dışında genellikle az rakıyı uzun saatte içen akşamcılardan oluşur, saat 22.30’a vardığında, “Degustasyon” kapılarını aynı dükkanlarda 3-4 masa dolaşmış rakı dipsomanlarına kapardı.

* * *

Osman Nihat, haftada iki üç gece, tereyağında kızartılmış kaz ciğeri ve horoz husyelerinden yapılmış soteyi masasından eksik etmez, Ömer Besim bir likorinos barsağı ile rakı ufağını iyi eder, Cahit Sıtkı ve Selahattin Pınar bezme gelindiğinde, meze kalorileri birden düşer ve üstatlar, Ezine beyaz peynirine karıştırdıkları sızma zeytinyağı ve karabiberden ibaret bir ezme halitasını, soyulmuş Çengelköy bademi ile birlikte masalarına buyur ederlerdi.

1951 lise çıkışlı bir diploma disiplininden sonra, bir senarist yamaklığının üstünde gezinen “Yeşilçam” kalemim, gözümde vizörden bakan bir rejisör komiliğine dönüşür, ideal ve hayallarim çıkmaz sokaklara tosladıkça, Beyoğlu meyhanelerinde istikbalime rakı duşu yaptırıyordum, diri kalsınlar, ayaklansınlar diye…

Degustasyon“a Cihangirli berduşdaşım Hayri ile birlikte gitmiştik. 1951 yılında herhalde…

Hayri, yıllar yılı “otomatik“te “Atlantik” ve “Lala“da üst seviyeye çıkardığı meslek nasırı garsonluk becerisini, nihayet “Degustasyon“da çalışacak seviyeye getirmiş, ben de kadim dostumun müşterisi olmuştum, her bir gecenin…

Degustasyon” şimdi bile titizlikle koruduğum içki adabının, unutulmaz ve terk edilemez anayasasını beynime iliklemekle kalmamış, şimdi yapana hala müthiş sinirlendiğim, sigara tablasına yenmiş zeytin çekirdeğini atmak, sıkılmış limon kabuklarını bırakmak, ya da içilen bir sade kahvenin telvesinde izmarit söndürmek gibi ebedi yasakları, “Degustasyon” adabından öğrendim, ben…

Bir gece bir adam meçhulü, bu sinirleri geren şeyleri yapmıştı, “Degustasyon“un bir sigara tablasında… Osman Nihat baktı, baktı adama ve davudi sesi ile gürledi, nihayet…

Mirim, o tablaya sadece sigara söndürülür. Çöp tenekesi arıyorsanız, belediye kamyonu saat 24.00’ten sonra gelir İstiklal Caddesi’ne…

O akşamdan sonra ne adamı gördüm “Degustasyon“da ne de çöp tenekesine döndürülmüş sigara tablası…

Degustasyon” 1974’lerde kapandı, galiba…

Uzun yıllar içindeki dünyayı, bünyesindeki sırları dışarıya vermemek üstüne, İstiklal Caddesi’ne karşı tahta perdeleri ile kapalı yaşadı ısrarla…

Şimdi ise İstiklal Caddesi’ne ışıklarını “Gold Stone” diye yakıyor, birkaç aydır.

Bakıyorum bazen, İstiklal Caddesi’ne akşam üstleri dakika dakika inerken “Gold Stone“a…

Selahattin Pınar dönüyor beynimde galiba ; “Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden” diyerek…

İSLAM ÇUPİ
(29 Ocak 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.