Lodos

Lodosun çok karıştırıcı doğal mikseri girince Marmara’nın içine, ilk gençlik sakalı yanaklarına yavaş yavaş dikilen İstanbul’un veletler ordusu, denizi kendi yüreklerinin test laboratuvarı olarak görürlerdi hep…

Lodosun kamçısı vurunca İstanbul sahillerine, mendireksiz Haydarpaşa ve Kadıköy iskelelerinin Karaköy’le olan irtibatı kesilir, denizin içinden 2-3 metre havaya kalkan dalgalar, bir hamur teknesi oynaklığında olan şehir hatları vapurlarını, babalara palamar tasmaları ile bağlanmış birer tahta miskinliğine dönüşürdü.

Lodos balyozları İstanbul’un kıyı şeridi ile koylarında tokata başladığında, hangi mevsim olursa olsun, uysal sevgili deniz, aniden canavarlaşır, içinde irili ufaklı ne kadar cisim varsa, karaya kaçmaya mecbur ederdi, hepsini…

Lodos yumruğunu sıkıp, İstanbul’un sağına soluna vurmaya yüz tutunca, denizin üstü beyaz köpüklerin oluştuğu dev bir hindi kabarmasına döner, mavilik ise kıyılar ve sığlık yaklaştıkça, toprak rengine benzeyen bir kahve ile kendi bünyesini bukalemunlaştırırdı.

Benim neslimin aynı yaşdaşları, lodoslu Marmara’yı bir kros koşusunun manialı parkuru çekiciliğinde görürler,o havalarda yüzmeyi, delikanlılığa tam adım atmanın yüce bir sınavı olarak yorumlarlardı.

İstanbul’un mevsim takvimi hangi günün üstüne yapışmış olursa olsun, “deniz ve lodos” doğa potasında birbirleri ile zıtlaşmaya başladığında, bizim ekip tam inanç ve teçhizatla yola koyulur ve sahillerde alırdı soluğu…

* * *

Bu tip havalar, ilkbahar ve sonbaharın tazelerinde patlamışsa eğer, lodos rüzgarı vücudumuzu kuvvetli bir el değmişçesine sahilden geriye doğru iter, ötelerde çıtırdayan ve kabaran dalgalar, kıyıda patlayınca, tuzlu suyun gelişi yaz çizgisinin çok uzağında bir yayılma ve istila grafiği gösterirdi.

Onun için, elbiselerimizi yaz kotundan daha gerilere alır, yani gardrobumuz ya kıyının ağaçları olur veya İstanbul’u çepeçevre saran tarihi surların kovukları…

Takım mayoları ile hazır olunca, içimizden biri “marş marş” komutu çeker, karına kadar, göğüse kadar suya alışma döneminden sonra, dalgalara karşı bir gençlik ve bir korkusuzluk cihadı başlardı.

Başlangıçta kulaç temposu ile dalga eğimi birbirini tutmaz, vücut ve deniz bir paralellik noktası yakalayamaz, kocaman, açık bir damacana gibi, ağzına ve burnuna yanlayan dalga, oluklar halinde organlara girer, ama sahilden 30-40 metre uzaklaşıldığında, insan çok ağır sallanan bir hamağın içinde bulurdu, kendini…

Sahilden uzaklaştıkça, denizin beyaz köpüklü yabaniliği ve ürkütücülüğü biter, dalga çatlaması sona erer, kocaman, şaha kalkan su bir süre gözlerinizin önünden ufuk çizgisini çekse bile, deniz karnınızın altına girer ve her şeyi normale çevirirdi.

Dalgaya karşı yüzmek 13-14 yaşlarının vücut aküsünde öyle önemli boşalımlar yapmaz, yürek atışları normallik dışına çıkmaz, engin su kütlesi şöyle içe girip sonra çıkan bir korku verse bile, ufuk bir tehlike telkini ile kararmazdı, hiç…

Bir iki millik bir açılmadan sonra, şehrin kıyıları maketleşmeye başlar, geri dönüşler ise, efsanedeki kız ile deniz yaratıklarının kolektif bir dansın figürlerini oluşturur, dalga atlamalarının ritmine uydurulan vücut, sanki gizli bir deniz romörkünün ipleri ile çekiliyormuşçasına, büyük bir hız rahatlığında varırdı sahile…

Mevsim, Ekim’in sonuna ve Kasım başına vurduğunda deniz sanki yaklaşmış kışı tekzip edercesine, içine bir soba yerleştirip mavi evini ısıtır, aynı tempoda devam eden “lodos idmanı” sonunda, karada hemen üşüme spazmlarına tutulan vücutlarımızı, sur kovukları içinde yaktığımız ateşlere yaklaştırır, kısa sürede eski haline getirirdik.

* * *

Lodosçuluk” o zamanlar, berduşların, garibanların, sermayesi deniz olanların, pek itibar ettikleri, vergisiz, bordrosuz İstanbul’un eski mesleklerinden biri idi.

Önü o zamanlar hiç bugünkü kadar dolmamış, Yedikule zindanlarının geniş yalıyarı, en haşin ve gürültülü lodosu yapar, deniz ve sahil en vahşi dövüşüne girmek için, acımasız bir ring kurardı, o noktada…

Lodosçu Garbis“, bütün mevsimlerde, bu zindan mevzilerinden başlayıp dışarıya uzattığı ve paslı teneke yapraklarından yaptığı gecekondusunda, kedisi, şarabı ve haşlanmış yumurtası ile birlikte oturur, kış ve lodos, kendini ne denli içe kıvrık bir teşbih böceği yapsa bile, mevsim dönümü ve lodos bitimi, onu santim santim uzatırdı, hayata doğru…

Böyle havalar dindiğinde, Garbis, ördek avında kullanılan ve baldıra kadar çıkan nehir lastik çizmelerini giyer, çavelası koltuk altında elinde artık sakinleşmiş sahil kumunu kolaylıkla eşeliyecek ucu demirli, düz bir değnekle, geniş kumsalı bir boydan bir boya turlardı.

Haşin deniz, lodosu “kırk haramiler” becerisinde kullanıp, nerelerden aldığı belli olmayan ganimetleri sahile yığarlardı.

Gazı iyice ayrışmış kömür topakları, çeşitli deniz kazalarında kopan her türlü ağaç, cinsiyeti ayrı iri kalaslar, kayık kürekleri, tahta parçaları ve kamara kapıları, Lumboz çaplarının çevresindeki pirinç çemberler, aynı madenden yapılmış, irili ufaklı uskurlar. Kotra dümenleri, Lostromo çanları, gemici fenerleri, her türlü işlenmiş demir aksamı, deniz arusekleri, altın kolyeler, değeri meçhul inci ve sedef broşlar, sahibinin nerede olduğu belli olmayan, kimsesiz altın paralar.

Ağlayanı olmayan, büyük bir ölüdür, İstanbul şimdi.

Garbislerin hangi mezarda toprak cinsi ile örtündüğünü, “lodosçu“luğun meslek olarak hangi açıkgöz ülkeye transfer olduğunu da bilmiyorum.

Eskiden iki sevgili dudağı gibi, birbirlerine yapışık yaşayan İstanbul ve deniz, artık kopmuştur yer diğerinden.

Benim eski lodoslarım, benim eski lodoslardaki yüzüşlerim, İstanbul kıyılarından epey uzaklara dümen tutmuş, bir “sessiz gemi“dir, artık.

Benim çocukluğumu, gençliğimi ve benim İstanbul’umu götürüyor. Nereye ?

İSLAM ÇUPİ
(26 Şubat 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.