Şişhane

Kasımpaşa’nın otobanlaşmamış, binalaşmamış bir “bostan semti” olduğu 1940 yıllarında, o meyva ve sebze yeşilinden kopardıkları ürünleri at ve eşek küfelerine inci gibi dizen Arnavutlar, satış alanlarını Şişhane ve onun arka mahalleleri ile Kuledibi gibi gayrı müslimlerin odaklaştığı yörelere yayarlardı, genellikle…

Patlıcan, kabak, dolma biber, ayşe kadın fasülyesi, domates ve hıyarın hasosunu yetiştiren Arnavutlar, hamulelerine çiçek gibi yetiştirdikleri tere, roka, maydanoz, nane ve marulu alırlar, sabah İstanbul’un üstünde yeni yeni yükseldiğinde, Kasımpaşa’nın çukurundan çıkar, karınca düzeninde Şişhane’yi çıkmaya başlarlardı.

O zaman Bozdoğan Kemeri’nden Unkapanı’na inen Arnavut taşlı daracık yol Haliç’e vardığında, bugünkü köprü olmadığı için, denizle burun buruna kesilir, İstanbul ile Şişhane kesimini, küçük sandal kürekleri bağlardı.

İstanbul’u büyük bir ırmağın kolları gibi çepeçevre dolaşan tramvay, çok zahmetli yokuşlar olduğu için, Aksaray Saraçhanebaşı ile, Perşembepazarı dibi, Şişhane ve Tepebaşı’na çıkmazdı.

Burada insanlar “tabana kuvvet” denen bir aracı kullanırlar, yürüyüş sporunu rakımı farklı bir parkurda, amatör bir adımcı olarak sürdürürlerdi.

* * *

İlkbahar ya da güneşi, Galata kulesinin orta katına tırmanmadan Kasımpaşa ülkesini bırakıp, Şişhane’nin dar arka sokakları ile Kuledibi’nin semt kuytuluklarına dağılan, atlı eşekli Arnavut seyyar satıcıları, kendisine has şive ve bağırtıları ile, o yöreleri pencerelere üşüştüren bir salkım saçaklığın arı kovanı ağzına çevirirlerdi.

Her sokak her yöne ayrı bir Arnavut ordusunun istilasına uğrar, birbirlerinin ticari alanına tecavüz etmemek gibi bir gizli akit, Kasımpaşa çıkışı imzalanırdı, sanki.

Eşek anırtısı ve beygir kişnemesini duyan ne kadar Musevi ve Rum madama ve tazesi varsa, sabah kombinezonlarından kurtulamamış halde, tahta kasalı pencerelerin önlerine doluşurlar, kafalarından önce sokağa sarkıttıkları iri memeleri ile, günlük “alışveriş” için ağızlarından kelime atarlardı, sokağa…

Arnavut Efendi, Arnavut Efendi , eşekte ne var ?

Seyyar satıcı, başını ilkbahar ve yaz sis buğusu üst katlarından henüz kalkmamış levanten yüksek yapıya, gözlerini kısarak, elini alnına siper ederek bakar, gidişini henüz duyurmamış eşeğine “madamaya çüşşş” komutunu verir, sonra küfeler içindeki mal beyanını sıralardı, bir çırpıda…

Kabak var, patlıcan, ayşekadın fasulya, dolma biber, domates, barbunya var madam…

Levanten binaları çok yüksek çıkışlı olduğundan ve içinde asansör bulunmadığından, dahili mimari çok merdivenli, çok odalı, çok kiracılı bir labirenti andırdığından, satıcı ile müşteri arasındaki “getir-götür“ü yaşı 12-14’ü bulmuş, benim neslimin çocukları yapar, ticarete başlamanın parasız keyfini, hem satıcı hem alıcıdan avuçlarımıza dökülen tırtıllı kuruşların seslerinden alırdık.

Çok yüksek katlardan gelen ve sipariş listesi, ipi çok uzun bir sepete bırakılan ve esnafın tartıp “çek” işareti verdiği asansör tipi ulaşım, bir süre sonra terk edilmişti, gayrımüslim vatandaşlar tarafından.

Çünkü, Trakya ve Edirne yörelerinden gelip Dolapdere ve Haydar semtine çöreklenen çingeneler, bu İstanbul esnafı ile İstanbullular arasında kurulmuş ahlak teleferiğini, birinci katların aydınlık boşluklarına çıkarak, dolu sepeti ellerindeki makaslarla keserek, hem satıcı hem alıcıyı önlenemez bir öfkeye kaptırır, hem dükalıkta ilk hırsızlık ve karmanyolacılık örneklerini sunarlardı.

Delikli kuruşlar hatırına, gün boyu devam eden bu en yükseğe çıkış ve inişleri, sonraki yıllarımın ve yaşlılığımın sağlık idman parkuru olacak, bu arada kadına karşı yavaş yavaş açılan ergenliğim, dünyanın en keyifli karşı cins sokağına sokacaktı, beni..

Yaşlı kadın ve ergenlik çağındaki çocuk imajı, yüzlerce kere romana, tiyatroya ve sinemaya konu olmuş, bu görüntüdeki yakınlaşma türü ve erotik bütünleşmeler sanki Kuledibi’nde yeni bir plato oluşturmuş, içinde benim de oynadığım bir gizli kameraya dönüştürmüştü.

Bazı genç, dinç ve yakışıklı Arnavut delikanlıları, mal sattığı eşeği bir elektrik direğine bağlayıp, siparişleri kendi eli ile müşterisine götürdüğünde, şayet geri dönüşü uzun süreli bir rötarın içine oturursa, aynı işi yapan ve sokakta dolaşan diğerleri, alengirli bir manyele başlardı, sonunda.

Dereotu var, maydanoz var, bizim Mazlum’un altıncı katta balayı var…

* * *

Delikli kuruşların primlendirdiği iniş çıkışlarda tanıdım Joryet’i ben…

Belki yaşı 35’e demirli, ya da onun üstünde olan Joryet, incecik fiziği, bakımlı anatomisi, gözlerine ve saçına aldığı siyah rengin en güzeli ile, beyaz perdedeki Vivian Romance’a benziyordu, adeta…

Annesi ile birlikte Kuledibi’nde oturan, yazları Yeşilköy’de sayfiyeye geçen, bir İspanyol yahudisi olan Joryet, İspanyolca, İtalyanca ve Fransızcayı ana dili gibi konuşur, tüm hayatını bir albüm gibi bana açan alımlı kadın, erkeklerle kendi konumu arasındaki kapının kilidini açmaz, evliliği ve evlilikleri konusunda hiç bir yüzüğü çevirmezdi, benim merak pistimde…

Yaz ve kış evlerinde, sık sık bana Tino Rossi ve İmperio Argentina’dan tangolar ve Latin Amerika ezgileri dinletir, annesinin gözü önünde tango ve valslerin ilk ve usta figürlerinin talimini yaptırır, çok sık da büyük bir ustalıkla piyanosunun önüne otururdu.

Ben yaşlılık ameliyatımda neşterin altına giderken, son arzum olarak hala Vivaldi’nin ilkbaharını çaldıracak kadar klasik batı müziğine sevgi duymuşsam, bunun ilk kahraman enstrümanı, Joryet’tir, kulaklarımda…

Joryet’le aramızdaki çok sıcaklaşmış bir bağ, abla kardeş denmiş iki ortaklı bir şirketin sevgisi miydi, yoksa genç aşık-geçmiş kadın arasında ilişkileri hiç yayımlanmış-yayımlanmamış bir kitap mıydı ?

Bir gün annesi ile aniden çekip İspanya’ya gittiğine göre, yaşanan bu ana, ne Joryet’in isim koymaya hakkı var, ne benim…

Şişhane’ye yağmur yağıyordu” hikayesi hep oldu. Ben Haldun Taner’in Kalender isimli yaşlı çöpçü atı gibi, yine bu yokuşu tırmanıyorum, şimdi bile…

İSLAM ÇUPİ
(19 Mart 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.