Lise

Vezneciler’den Saraçhanebaşı’na doğru bir ayakkabı turu atarsanız, adımlarınız sizi istikameten Şehzadebaşı Camii’ne götüren girişe saptırır, sebilli dar sokak, soldan ilerlediğinizde 4 katlı mimarisi, otoman eski ve metruk bir binayı gözlerinizin pistine indiriverir hemen.

Koskoca kagir bina bakımsızlık ve içinde oluşan cansızlık yüzünden, duvarlarına emdirdiği İstanbul siyahlığı ile, büyük mazisini kararta kararta ölmüş bir çelengin yuvarlaklığını çevirmektedir, yöreye karşı…

Geniş pencereleri kırık ve yıllardır tozundan nasır tutmuş kalın bir mikaya dönüşen cam düzeni, pervazlara tutunmak için çatlak macunlarını bir horasan konumuna getirmiş, olanca yalnızlığı ile kalabalık semte “ölüler evinden hatıralar” denen hüzünlü bir mesajı göndermektedir.

Saçakaltı ile güvelerin yediği bir kazak kevgirliğine dönen su oluklarında, yavaş yavaş yosun yeşili çıkan ve duvarlarından güherçile beyazı kusan kagir bina, pencerelerinden içeriye giren semt ve cami güvercinleri ile, mazisi yılları sayılamaz bir maarif kabesi olmaktan çıkmış, kuşların barındığı geniş ve loş karanlıklı bir hangara dönüşmüştür.

* * *

Geçen günlerin bir ilkbahar güneşinde, Kapalıçarşı kalabalığından başlayıp İstanbul Üniversitesi’ne bodoslama vuran, oradan yön değiştirip Vezneciler ve Şehzadebaşı’na rota kıran bir parkurda, 64 yaşımın sandalında gençliğimi dolaştırdım bir süre…

Boş, kagir bina yavaş yavaş aşınmış ve oynayan tuğlaları içine yığınla girmiş tahtakurdu sürüleri ve ahşap kısmı kemirilmiş omurgası ile bir hayatın son raundlarını oynamakta, “ağır hasta ve ölüm” denen bir tahteravallide sayılı nefeslerini boşaltmaktadır, mazisine…

Ordusunu kaybetmiş bir kışla gibi katları insansız gözlerime dolan taş bina, nasıl oldu bilmiyorum; hem yılları süratle geri aldı, hem de benim ihtiyarlığımı tornistan edip ilk liseli günlerime fırlattı.

1947 yılının erken uyanılmış bir sonbahar sabahı idi, galiba…

Topkapı – Bahçekapı” tramvay sahanlığından Laleli’ye kadar süren ilk liseli oluşumun heyecanı o durakta sona ermiş.

Tayyare apartmanlarını aşıp giden adımlarım, beni Vefa Lisesi’nin, kapısını alçak demirlerle çevrilmiş noktasına ulaştırmıştı.

Alabroz kesilmiş saçlar, hafif pembelik düşmüş delikanlı yüz, koyu gri bir elbise, buna uygun olarak seçimi yapılmış gömlek ve kravat, öğrenci stilinde taşınan bir çanta, beni ilk kontrol mercii olan noktaya ve Şakir Efendi’nin önüne bırakmıştı.

Öğretmenleri geçiniz, okul müdürü kadar talebe üstünde otoritesi ve korkusu olan Şakir Efendi, sınıfa girmek için önünden geçen her bireyin traşına, sakalına, kılık kıyafetine dikkatle bakar, onun onayı olmadan dershaneye girmek, torpil nereden düşmüş olursa olsun, mümkünü bulunmayan bir vize şekli idi.

Mermer, az basamaklı merdiveni çıktıktan sonra, tokmağı sarı pirinç bir ceviz kapıya varılır, oradan geçilince karşımıza çıkan katiplik ve muallim odası, çok ciddi bir eğitim yuvasının adımlandığını hissettirirdi, öğrenciye.

Sağa dönüldüğünde uzun ve loş bir koridor, iki taraflı dershane kapıları ile çok yüksek tavan, talebeye ciddi okumak için ilk kamçıyı şaklatır, koridor sonuna doğru helezon merdivenler, okulcuları diğer katlara ve sınıflara taşırdı.

Benim sınıfım “9-A” idi ve ikinci katın merdiven çıkışının bitişiğindeki küçük odada icra-ı sanat eğliyordu.

13 talebe vardı topu topuna sınıfta.

Bu yüzden tüm dersler, yarı sürede öğretmen anlatımı ile geçer, öteki yarı sürede ise tüm öğrencilerin derse kalkması gibi, hiç kaytarması olmayan bir maratonla geçer, hepimizin vasatın üstünde oluşumuzu hiç birimize göz açtırmayan bu eğitim bütünlüğü sağlardı, galiba.

İnsan beyninin hiç bir tarafını ham bırakmayan, bu ortamı gergef gibi işleyen virtüöz hocalar topluluğu vardı, Vefa Lisesi’nde o zamanlar.

Matematik ve geometriye Kürt Turan ve Kemal Öztunç girer, felsefe ve mantık Memet ve Behice Kaplan’ın ağzından deruni biçimde kulaklarımıza dökülür ; biyoloji, bir delikanlı psikoloğu olan Lebip Konuksever tarafından kıraat edilir, Fransızcaya ise o zamanın en uzman çevirmeni, Muzaffer Esen şeref verirdi.

Bana bir kelime bileziğini o zaman takan okul müdürü ve edebiyat hocalarım, şair Rıfat Necdet Evrimer ve Selma Emir, coğrafyacı taşaklı Şadiye, bir etkili anlatım ve kadın güzelliğinin simgesi tarihçi Melahat Alagün, benim iyi öğrenciliğim konusunda muallim toplantılarında “Fen” adamları ile pençe pençeye giren kimyacı Vicdani Bey, öğrencilik yıllarımın hala unutamadığım hoca fenomenleri idi.

Vefa kurucularından ve idarecilerinden olan tarih öğretmenim; yazılarını Bab-ı Ali ve “kırmızı beyaz“a götürdüğüm Salim Turgut, kendisinden hem feyz aldığım bir ilimci hem okul takımındaki futbolculuğumun ilk teknik direktörü idi.

Kılık kıyafeti, hiç taranmayan saçı, dudaklarının üstünden bir türlü indirmediği “Birinci” sigarası ile tam bir berduş görüntüsü veren, ama bir ayaklı kütüphane deryalığı taşıyan Reşat Ekrem Koçu, kişiliği ile beni o kadar çok etkilemiş olacak ki ; sonradan kesintisiz 39 yıl sürecek Bab-ı Aliciliğimin ana hamurunu yoğuran eller olacaktı, rahmetli hocam.

Bir öğrenci papazı gibi 4 yılımı geçirdiğim Vefa Lisesi’nde bu derslerde nefes alamadığım kesif saatleri, biraz şakaya ve “gır-gır“a dönüştürmeyi istersem tüm öğrencilerin yaptığını yapar; jimnastikçi Polo’ya matematikçi sallabaş İhsan’a, Fransızcacı Jilet Kemal’e, okulun genel disiplinini bozmayacak şekilde, kültür ve sınıf esprileri sıralardım, kara tahtada.

* * *

Birden uyandım galiba.

1947 yılı tekrar 1995’e geldi. O hocaları ve müfredatı ile bir eğitim Vatikan’ı olan Vefa Lisesi gitti, yerine camları kırılmış, sıvaları dökülmeye yüz tutmuş, içinde tek canlı dolaşmayan metruk, kapkaranlık kagir bina düştü gözlerimin hizasına…

Şimdi hem eğitim hem isim olarak “Anadolu“laşan İstanbul liselerini düşünüyorum.

Tiner koklayan, kollarına zehir zerkeden, tabancalı, muştalı, bıçaklı , olayı ölüm olan lise öğrencileri doluyor mazi temizliğime.

Başta Hasan Ali Yücel olmak üzere haykırıyorum…

Çok yaşasın ölüler…

İSLAM ÇUPİ
(26 Mart 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.