Sahil yolu

1940-1945’te Sirkeci, ne tepesindeki yeşili bu ölçüde traş edilmiş, ne sağı solu bu kadar şehir açılarına ters şekilde bir hangar çirkinliğine dönüşmüştü.

Gülhane Parkı’ndan Sirkeci’ye ip gibi bir yoldan inen tramvay, gara ulaştığında, sahil yerine eski ve yüksek hanların olduğu Bahçekapı’ya kıvrılır, deniz kenarı yeşil örtüsü ve ağaçlarla, tek tük insanların ellerindeki tesbihleri ile volta attıkları bir şehir bahçesi görüntüsü verirdi.

Gülhane Parkı çıkışından Sirkeci’ye döndüğünüzde Topkapı Sarayı’nın altında mevzilenmiş bir askeri birlik dışında, eski Galata Köprüsü’nün dibine kadar, ne gelişigüzel toprağa yapıştırılmış asfalt bloklar vardı ne sahile oturtulmuş vapur ne de arabalı vapur iskeleleri.

Sarayburnu’ndan eski Galata Köprüsü’nün dibine kadar uzanan şeritle, tren, tramvay, vapur ve milli piyango bileti satan kibrit kutusu kadar dükkanlar, etrafta dolaşan seyyarlardan başka hiç bir ticari canlılık nefes alamazdı.

Şehir karakteri, Hacıbekir ve Hafız Mustafa’nın vitrinleri ile ağızları tatlandırır, her türlü alışveriş, kahvehane, kuyumcu, elbiseci, ayakkabıcı gibi sektörler, Bahçekapı sınırları içinde kalırdı.

Aylakların, liseli aşıkların, olta balıkçılarının, açık havada şarap içen medeni berduşların, iyotla klorofili bir arada solumak isteyen İstanbulluların mekanı idi, Sirkeci ve Sarayburnu sahilleri…

Sirkeci’den Sarayburnu’na kadar hafif yokuşlaşan yol, garın her türlü tren vagonlarına baka baka, Marmara enginliklerine mavi gözlerini uzatmış, ayaktaki Atatürk heykeline değin varır, ondan ötesine uzanmak isterseniz, ayaklarınız, kulağınıza “yasağı” çalan asker düdükleri ile karşılaşırdı.

Sirkeci’den Çekmece’ye kadar uzanan sahile yakın semtler, ancak tren yolu ile birbirine bağlanır, denizi kesintisiz kıyıdan yürümek, gerçekleştirilecek bir gezi türü değildi, o zamanlar.

Kumkapı, Yenikapı, Samatya, Bakırköy ve Yeşilköy gibi semtler, o zamanlar patika da olsa, Arnavut taşlı dar sokak da olsa, sahile ulaşma hafriyatını başarmışlar ; ” denizle insan arasındaki kültür“ün baş sayfalarını okumuşlardı.

* * *

Genellikle azınlık vatandaşlarımızın ikamet ettikleri bu semtler, tüm yıl “deniz ve insan” sevişmelerinin yüce örneklerini verir, üç yanı tuzlu su kütlesi ile çevrilmiş İstanbul’un efendileri olmak konusunda, en çarpıcı örnekleri sunarlardı yöreye.

Sonbahar, yumuşak renkleri ile boyayınca İstanbul’u, Kumkapı, Samatya’nın ahşap Rum evleri, bahçe ve sundurmaları iplerin üstüne bağlanmış uskumru sürüleri ile bir çiroz laboratuvarına döner, tenekelere basılan torik lakerdaları ve saman ateşi isine tutulan likorinoslar, meyhane ve rakı sofralarının 100 yıllık aksesuarı olmaya başlardı.

Kumkapı’da meyhanecilikleri babadan oğula kalıtımlı Yorgo Puzant, Kör Agop gibi alkol firmaları, akşam gölgesi sokak taşına iyice düştüğünde, kapı eşiklerinde yüzlerine en nezih müşteri çağırma tebessümlerini asıp, meyhanelerini her şeyi dört dörtlük ve dakik bir işyerine çevirirdi.

Kör Agop arada sırada orijinal beyninde değişik dükkan modelleri çevirir, özellikle yazın meyhanesini Kumkapı rıhtımına palamalarla bağlı, salaş, büyük bir mavnaya taşırdı.

Mekan oraya taşındığında benim ekibim gece 10.30 – 11.00 sıralarında ışığı sadece ay olan loş rıhtıma sessizce sokulur, Kör Agop da dahil tüm müşterileri “rakı fulü” olduklarında, palamarı halkadan çözer, az açılan mavnadan sonra, içeriden gelecek reaksiyoner sesleri beklerdik.

Her seferinde ilk uyanan Kör Agop olur ve mum ışıklı mavnadan onun boğuk sesi sıçrardı beton rıhtıma.

İslam Efendi, İslam Efendi… Benim kalkış tarifemi bozma zooo… Daha mavnanın hareketine 3 saat var…

Sonra bana ve ekibime dolu rakı kadehleri uzatırdı rıhtım üstüne. Yaprakları beyaz peynire bulanmış marulla birlikte.

Çakıl” o zamanlar Yenikapı’da temeli çok kalın tahta odunlarla denize oturtulmuş en ekzantirik alaturka müzikholü idi.

Yenikapı tren istasyonunun hemen altından başlayan deniz, “Çakıl“la sahili eğri büğrü tahtalı bir küçük köprü ile bağlar, İstanbul’un alaturka müzik kalantorları sırat köprüsünü andıran bu yerden refakatçiler eşliğinde geçerek, kendilerine ayrılan yanık mumlu çiçekli masalara seyirtirlerdi.

Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Zehra Bilir ve Mualla Mukadder Atakan’ın alaturkada en formda olduğu sıralar idi, o tarihler…

Kalantorların o esnada hatırlı bir servet ödeyerek dinledikleri bu alaturka starlarını ben ve ekibim, bir hayli tenzilata tabi kılınmış bir yolla izler, 3 saat için tutulmuş geniş bir sandalın içine yerleştirilen rakı hamuleleri ile, seslerin en net duyulduğu noktaya kadar kürek çekerdik.

* * *

1950 yılından sonra iktidara “DP”nin, yol mühendislerini yanına alarak, imar diye İstanbul’un tarih ve müze dokusunu bozması, kazmasını bu “sahil şeridi ve semtler” denen 400 yıllık bir yerleşime de uzatmış, Sirkeci’den Yeşilköy’e kadar “dolma sahil yolu“nun gürültülü kilometre taşlarının ilk kerterizini “DP” iktidarı atmıştı oralara…

Denizle semtlerin birbirlerinden uzaklaştırılması, tüm sahille semtlerin kıvrım güzelliğinin ortadan kaldırılması, hiç bir bilime ve hesaba dayanmadan deniz derinliklerinin doldurulup balık yuvalarının tahrip edilmesi, dünyanın her mimar gönyesine düşmüş bir bıçaksız cinayet olarak yorumlandı da, İstanbul’da başka bir tarifin üstüne oturtuldu.
Ya rahmetli Menderes bu yolları açmasa idi…

Hesapsız yol açmanın daha çok otomobile ve tüketime, daha çok benzin israfına, şimdi sayıları yılda 6-7 bine varan trafik ölümlerine sebep olacağı bilinmeye bilinmeye…

Değişen iktidarlar, değişen step kökenli belediye başkanları, suyu hiç sevmeyen karacı bir istilanın İstanbul’a doluşması, İstanbul sahilleri ile Marmara’yı birbirinden daha da uzaklaştırdı.

Kara insanı olan taşranın, deniz insanı olan İstanbullulardan intikamı böyle alındı, işte…

İSLAM ÇUPİ
(02 Nisan 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.