Kuruçeşme

Şimdi, yazın bir gürültü sireni, bir araba parkı mezarlığı ve burjuva sınıfının müzik ejderhası olan Ortaköy çıkışı ile Kuruçeşme parkuru, 1940-50 yılları arasında İstanbul’un en sessiz, en yeşil kartpostallarından birisi idi.

Ortaköy’den sonra eski bahçeli ahşap evlerden kopuveren doğa, birdenbire boğaz denizinin laciverdi ve iyotu ile bir sahil zinasında buluşur, “toprak ve su” dünyanın en güzel kıvrımlarında, 800 yıllık bir tarihle dans ederdi adeta…

İnsanları şımarmamış, yalılardan ve sahil evlerinden, boğaz sularına bir nezaket ve bir beyefendilik, hanımefendilik gustosu, gülsuyu gibi dökülür, deniz ve İstanbullular özellikle yazın, bir medeni şehirde yaşamanın üstün performansını çizerdi, olanca beşeriyet tutan gönyeleri ile…

İlkbahar kubbeleşince bu yörelerde, kara çalı ve salkım ağaçlarının dallarına bülbül, kanarya, flurya ve ispinoz kuşları en güzel ötüşleriyle kurulurlar ; sümbül, gül, zambak ve manolya kokuları etrafa dev bir parfüm şişesinin kapağı açılmışçasına, rayiha püskürtürdü, hep…

Tek tük özel otomobiller yolun tozunu yükseltmemek ve etrafa yaymamak için, ibrelerini efendilik çizgisinin üstüne çıkarmaz, sükuneti bozmayacak bir seyir rotası tutturur ve semtin trafik nizamını sarsacak hiç bir densiz harekette bulunmazlardı.

Faytonlar tekerleklerine geçirdikleri lastik çemberlerle yolun üstünde, hafif dönüşlerle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçmiş bir tarih kesitinin üstünde takvim yapraklarını çevirirlerdi.

Genç kuşağın kızlı erkekli grubu, çok pahalı ve ithal bisikletlerin üstünde kendi yaşıtlarının fiyakasını sallandırırlar, ayak bileklerine bağlanmış patenler spor ve “hobby” yaramazlıklarının en delice ve mahir helezonlarını çizerdi.

Kıyılardaki yalılar ve bahçeli ahşap evler, meyve ve ağaç yeşilliklerini denizin mavisi ile koyun koyuna bir hamakta yüzdürürler, akşam gölgeleri ve serin rüzgarı ile Boğaz’a indiğinde, kameryaların altına kurulan içki sofraları, nezih meyhanelerin kokularını saçardı etrafa.

Görgüsüz zenginlik, bir çöp tenekesi gibi, dökülmezdi boğaz dolayına o zamanlar.

Her şey bir İstanbul beyefendiliğinin zarif ve hassas kafesinin içine bağlı kalır, gömlek yakası göbeğine kadar açık, göğsü kıllı ve altın madalyalı maganda fotoğraflarına rastlamazdınız Boğaziçi albümlerinde.

* * *

Ortaköy çıkışında şimdiki boğaz köprüsü dayanaklarının hemen ötesindeki Lido, gerek pahalı gazinosu gerek orta boy içine deniz suyu dolan pisini ile, İstanbul sosyetesinin ilk uğrak yeri idi.

Biz çocuklar için “yasak bir bahçe” gibi duran Lido, tüm gizi ile büyük bir merak konusu olur, dışarıdan içerisinin görünmediği dünyayı denizden istila ederdik.

Kuruçeşme iskelesinin hemen önünden denize girer, açık akıntı şeridine kapılmamak için kıyıya paralel şekilde yüzer, hemen komşu Nemlizade ahşap konağının sandal dubalarını tutup, saatlerce seyrederdik Lido’daki çok çok özel yaşamı…

Boğaz’ın yazında en iyi bronzlaşan kız ve kadınları ip gibi vücutları ile uzaktan bir seks eskizi gibi durur, orta boy traplenden “cek nayt” yapanlar havuz ve kenarlarını geçici bir ıslaklık ile bular, Erdoğan Çaplı’nın yumuşak tuşlu piyanosu, öğlen pahalı yemeklerin tabaklarını, ritmik bir güzellik ve canlılığa boğardı.

O sarışın kadın bir manken gibi havuz kenarlarını yüksek topuklu nalınları ile seslendirmeye başladığı anlar, o ebeden olma yerine ressam kaleminden çıktığı sanılan vücut, gözlerimize en heyecan verici kanı doldurur ve dolaştırır, soyunmuş bir “Mona Lisa” tablosu önünde imişçesine bir ereksiyon spazmına tutulurduk uzun süre.

Tüm İstanbul sosyetesinin bildiği gibi biz de haberli idik adından.

Benli Belkıs efsanesinin İstanbul’da kaç erkek vücudunu öldürdüğünü, kaç yüreği kuru çarık haline dönüştürdüğünü bilmiyorum, ama bizim grupça “İstanbul’da ilk bikiniyi giyen kadın” olarak anıldığını, Harun’u uzun deniz nöbetlerinin zatürre ettiğini, ihtiyar hafızamın bu kenarına “gençlikten bir gün” heyecanı ile raptiyelendiğini anımsıyorum.

* * *

İstanbul’un, iki kişinin yan yana geçemeyeceği en dar sokakları, Kuruçeşme bitiminde deniz tarafında değil, karşı karadadır.

Evleri birbirine adeta öpüştüren, hacmi bir otobüs körüğü kadar olan bu sokaklar, gerek semt yaşamı mütevaziliği gerekse içine girilmesi insana bir tünel gizi veren şirinliği ve serinliği ile, çocukluk ve ilk gençliğimin vazgeçemeyeceğim yaramazlık pistleri idi.

Bu tip sokaklara girilip, Kuruçeşme sırtlarındaki eski Bizans su terazisine çıkıldığında, ev içi mahremiyet sokağın şeffaflığına dökülür, yatak ve oturma odaları ile holdeki çok özel yaşam, tavanı olmayan ve adı toprak boşluğu diye vasıflandırılan özgürlüğe kavuşur, altlarda çok dar olan mahalle dekoru, zirveye çıkıldığında hem iyice genişler, toprak ve dal meyvaları ile uçsuz bucaksız bir manav dükkanına dönüşürdü.

İncirin en lezzetli markaları ile başlayan arakçılık serüveni, kumlu bölgelerde Arnavutköy ve Osmanlı çileği ile devam eder, çitlembik ve ceviz ağaçlarında yapılan akrobatlıklar ile sona ererdi.

Eski Bizans su terazisi yüzyıllara meydan okumuş şekilde bizi olanca diriliği ile karşılar, hastalıklardan koruduğu söylenen şifalı mayii ile cümlemizi serinletirdi.

Bizans su terazisinin toprak altındaki çok derin tanklarında bir rivayete göre mebzül miktarda Konstantin altını vardı.

Bu cazip rivayet benim çocuk ve ilk gençlik grubunu bir yıl boyunca epey heyecanlandırmış ve nöbetleşe hepimizi o derin çok soğuk ve karanlık suların dibine inmek macerasına sürüklemişti.

Sürekli dalışlar, sonunda bir netice vermemiş, önceleri büyüyen ümitler, sonradan yavaş yavaş küçülmüş, o yaşlarda Bizans altını bulma umudu yerine bir “altın çocukluk” yaşama keyfi yetip artmıştı, hepimize…

İSLAM ÇUPİ
(09 Nisan 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.