Komşuluk

Benim çocukluğumdaki evden eve uzanan komşuluklar, sokakta bireylerin birbirlerine verdikleri selamların sıcaklığı, semtin tüm ferlerini kaplayan, kolektif hayat buketi, bayramların karşılanış ve uğurlanışı, tüm bir İstanbulluluk edebi içinde geçerdi, hep…

Evlerin pencereleri birbirine karşı bir “kapalı rejime” hiç bir zaman bürünmez, alçak çitler ve ince demirlerle sınırlanan bahçeler, ne köpek havlamaları ile tahkim edilir ne de yasak levhaları ile bir “girilmez bölge“ye dönüştürülürdü.

Sebze ve meyvaların oluş takvim yaprağı düşünce dalların ve ve toprağın içine, tüm bahçeler, sanki hiç yazılmamış bir “kamu müşterek kanunu“nun kapsamına girer, büyükler küçüklere şunu tembihlerdi, sık sık…

Yiyeceğiniz kadar koparın.

Bu yasak tüm semt çocuklarının kulaklarından hiç düşürmedikleri bir temel yasa olur, arada sırada içimizden aç gözlüler çıkarsa, diğerleri tarafından sert biçimde uyarılırdı.

Aynı “mal fazlasını dağıtmak” büyükler ve ebeveynler arasında her yıl tekrarlanan bir “bahçe adaleti” olur, yazın vişne, zerdali, kayısı, çilek mürdüm eriği ve şeftali gibi meyvalar, kış reçeli olmak kaydı gözetilerek mübadele yolu ile semt kavanozlarına doldurulurdu.

Aynı sosyal adalet çarkı, kış turşusu stoğu için uygulanır ; sivribiber, kırmızı ve yeşil domates, patlıcan ve lahana da şaşmaz bir semt terazisi içinde yürürlüğe konurdu.

Bir Tanrı buyruğu kesintisiz dolaşır ve denetlerdi semti, sanki…

Olan, olmayana verecek…

Mal paylaşımına dayalı bu semt töresi, insanlarla insanın birbirleri ile münasebetlerini daha duygu dolu hamaklarda sallamaya başlar, tüm çocuklar ana ve babalarının haricinde hangi amcanın ve teyzenin sokak ve bakkal gereksinimi varsa, onları karşılamak için “kurulu bir terbiyeli oyuncak” olmaya şartlandırılırdı.

Mahalle içtenliği, mahalleli insanların birbirine davranış esasları, büyüğün küçüğe, küçüğün büyüğüne uyguladığı tavırlar, 100 yıl okumuş bir semt okulundan çıkma, bir diplomanın üstünde satır satır yazılmış bir disiplin uyarı paketi idi sanki…

Yaşlı amcaları ve teyzeleri, sokakta bir kaldırımdan ötekisine büyük bir güven içinde geçirmek, aynı sınıftan insanlar bindiğinde tramvayda yer vermek, alışveriş için gidilen her türlü dükkanda, sükut içinde, sırayı bozmadan beklemek babadan oğula, oğuldan toruna geçmiş ve hiç yazılmamış bir toplumcu kural vasiyeti idi.

Büyüklerin gittiği kahveler önünüze geldiğinde cenah ve sokak değiştirmek, topluluk içine zorunlu girildiğinde, yüksek sesle konuşmamak, ayak ayak üstüne atmamak, yaşları ne olursa olsun kızları “korumaya değer en yüce varlıklar” biçimi ile telakki etmek, küçüklükten ilk gençliğe ve delikanlılığa geçmiş bütün mahalle erkeklerinin titizlikle koruduğu, ortak yaşamanın, insan titizliğinden imbikleşen temel yasası idi.

Büyümeye başladığım 1940’ların Topkapı, Pazartekke ve Şehremini’lerinde sonradan çeşitli tiplerine tanık olacağım “hırsız” denen cemiyet haşereleri, ne konuşma kavramında sözü edilen bir tanıdık kelime idi ; ne de tramvay, vapur ve açık hava cambazhaneleri gibi kalabalık yerlerde insanların cebini kalbura çeviren bir ağaçkakan…

Ben çocukluğumda Pazartekke’deki evimizin iç ve dış kapılarının bir kilit tomarı ile birkaç yerden kapanıp bir şato konumuna getirildiğini hiç hatırlamadığım gibi, polisler arasında elleri kelepçelenmiş şekilde, kılığı hırpani, yüzü sakallı, suratı hain, hiç bir ev ve vesait faresine rastlamadım.

Bayramlar, ramazanlar, kandil ve hıdrellez günleri ile komşuluk ve ziyaretler de bir başka edep ve nezahat taşırdı, o dönemler.

Normal ziyaretler çalışma haftasının ertesi gün tatile rastlayan gecesinde olur, aile büyüklerinin ikisinin de evde olmasına özen gösterilir ve tarafları bıktıracak bir uzunluk taşımamaya müthiş dikkat edilirdi.

Bayram ziyaretleri, sabah namazı ve kurban kesimi ve diğer hazırlıklar dikkate alınarak saat 11:00’den önce kesinlikle gündeme gelmez, çocuklar büyüklerin elini öpüp bahşişlerini aldıktan sonra, yaşdaşlarını kutlar ve sonra hep birlikte sokağa dökülüp, evi ve konuşma konusunu ebeveynlere bırakırlardı.

Kurban törenlerine göre, kesimi yapan ev, kendi noktasından 1 kilometre uzaklıktaki yöreyi kapsayan ne kadar hane varsa onları “etten yararlanması gereken bölge” olarak ilan eder ve tevziat adetlerini kusursuz biçimde uygulardı.

Ramazan boyunca, kandil geceleri ve hıdrellezde, mahalledeki varsılların katkısı ve emniyetin direktifi ile Topkapı aşevinde nefis yemekler pişirilir ve ihtiyaç sahiplerine, hane bireyleri hesaplanarak, duyguların üstü ve altı örselenmeden büyük bir sessizlik içinde dağıtılırdı.

Rahmetli annem ve babam, ortak yaşamın yoğunlaştığı bu günlerde akıl almaz biçimde “sosyal adaletçi” bir titizlik içinde olurlardı.

Mahallenin gelir düzeyi ve ortak gardırobu, bu günler geldiğinde annem ve babam tarafından son derece titiz bir süzgeçten geçirilir, en yeni kıyafetler kesinlikle üstümüze giydirilmez, bu yolla semtte “ayrıcalıklı bir tipin” fışkırmasına izin verilmezdi, kesinlikle…

En yeni kıyafetlerimiz, sadece Arnavutköy ve Çamlıca’daki Arnavut kolonilerine gideceğimiz zaman üstümüze giydirilir, semtte kimselere görünmemek için ev ve vesait arasında “hayalet insan” rolünü oynardık adeta.

İlkbahar ve sıcak sonbahara kadar giyimde diplomat gustosunu muhafaza eden rahmetli babam, ben ve erkek küçük kardeşimin mahalle oyunları ile yaramazlıkları için, yalınayak dolaşmamızı keyifle seyreder, bu yolla mahallenin ortak görüntüsünü bozmadığımızdan bizimle gururlanırdı, belki de…

İstanbul’un 50 yıl önceki yerleşim mabedi, doğası, oksijeni ve iyotu ile yerleşim dizaynı, büyük bir taşra göçü altında, tanınmaz, kocaman bir köyün cahillik ve görgüsüzlük kulesine tırmanırken, eski insanlık komşuluk, karşılıklı nezaket ve yardımseverlik, mezarlıklara girmiş küflü ölü bir künyeye dönüştü şimdi…

50 yıl önceki İstanbul, onu yaşayıp bu kentte yaşlanmış olanların ellerinde ve gönüllerinde tuttuğu sararmış bir kartpostaldır, artık.

İnsanların gibi şehirlerin de sonbaharları vardır.

İSLAM ÇUPİ
(23 Nisan 1995, Milliyet Fiesta)

No Comments

Leave a Comment.