İstanbul’un havası


26.10.1996'de Fenerbahçe'nin Trabzonspor'u 1-0 yendiği maçın yazısıdır.


Sabah gri bir İstanbul… Gökyüzü yağmura delik, bir ilk saatler… Öglene doğru, öğleden sonra, İstanbul’un üstünde zayıf, ısıtmayan bir kış güneşi. Akşam yine gri bir karanlık ve tekrar bir yağmur.

Hava olaylarıyla iki takımın gece saat 19.00’da oynamaya başladığı doksan dakikanın an be an gidişatındaki istikrarsızlık, aynı eğrileri çizip duruyor.

Kış futbolu, Fenerbahçe’den de Trabzonspor’dan da aynı şeyleri istiyor. Mücadele etmesini seven vücutlar ve birbirleriyle vuruşmasını seven adele grubu…

O ıslak, o ağır ve kaygan zeminde topu ayağından bir hareketle çıkarmayan futbolcular, driplingi ziyadesiyle uzatan oyuncular, kendine ve topla tesbih çekimi yapan adamlar hem isimlerini hem takımlarını yeşil zemine gömeceklerdi. Kış futbolu vücut ister, direniş ve mücadele ister.

İki takım da liberosuz, adam adama markajla, yeterli presle, boş saha bırakmasız oyuna başladı. Hafif rüzgar Trabzonspor’un arkasındaydı.

Maçın ilk yirmi dakikası iki takımın birbirlerini tanıması içinde geçti. Rüzgarın hafif iteklemesiyle Trabzonspor, Ünal ve Şota’nın koşularıyla Rüştü’nün ayak seslerinin duyulduğu bölgeye geldi.

Kırmızı pabuç Okocha, derilerini cilalayacak yerde her geçen hafta ayakkabılarını kirletiyor. İlk geldiği haftalar Fenerbahçe tribünlerinin sevgilisi olan Nijeryalı, ligler ilerledikçe kendisiyle ilgili duyulan yürek sıcaklığını ve hayranlıkları bozdurmaktadır.

Kırmızı pabuç, dün mevsim başındaki efsane modasını son süratle demode bir otobana bindirmiş, ülkesi kaybolmuşluk olan bir durağa doğru gidiyor. Ben o kadar para verdiğim adamın hiç olmazsa Fenerbahçe adına sezon boyunca dört beş frikik ve ölü toplardan birkaç gol yapmasını beklerim ; yoksa dün akşam olduğu gibi direklerde patlamasını değil…

Heyecanlı iki takımın karşılıklı uzun ve kısa top kombinezonları ile kaleleri ziyaret ettiği, gerilimi yüksek, fakat teknik düzeyi çok düşük bir maç seyrettik. Trabzonspor geçen sezonlarda olduğu gibi seyirci ve takım futboluyla bir İstanbul kabadayısı değildi. Ne Ünal ne Tolunay ne iki Rus ne Abdullah ne Ogün ne genç Hasan o ihtişamlı günlerindeydi ; ne de Trabzonspor o tank paleti dişlisi gibi bastığı yerden çimen kaldıran takımı… Zaten öyle bir ekip olsaydı, özellikle ikinci yarıda, hiçbir oyun disiplini kalmayan Fenerbahçe’yi yenerdi.

Fenerbahçe’nin ikinci yarının sonlarında, önce direğe, sonra iki defa ıskadan sonra kaleci Nihat’ın ellerinde kalan topu, Fenerbahçe’nin galibiyetini önleyen bir Trabzon tesadüfü olduğu gibi…Fenerbahçe, berabere kaldığını zannettiğimiz an Tarık’ın son dakikada oyuna alınması ve onun yaptığı ortaya Uche’nin vurduğu kafayla birlikte 2000. Fenerbahçe golü olarak Trabzon filelerini havalandırdı.

İSLAM ÇUPİ
(27 Ekim 1996, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.