Mahalli lig ve 600 bin nüfus

Mahalli ligi özledim.

Mahalli ligle birlikte o 1940 yılının İstanbul’unu özledim. O Taksim stadını, o Şeref’i, Fenerbahçe’yi o Vefa stadını özledim.

O nüfusu 600 bin İstanbullu olan dükalıkla, o dükalığın Arnavut taşlı sokaklarını, bakkalını, kasabını, tramvayını çok özledim.

Yeşilini ve mavisini, yağmurunu karını, yazını kışını, ilkbaharını sonbaharını, gecesini gündüzünü domuzuna özledim o 1940 seneli İstanbul’un…

“Fair – Play” pankartları yoktu, centilmenlik çağrıları yoktu o zaman, ama futbol ve futbolcu sevecen centilmen ve mesleğinin gereğini yapardı.

Husumet intikam hatta kan davası ne tribünlerde vardı, ne de saha içindeki futbol dakikalarında…

Fenerlisi Galatasaraylısı Beşiktaşlısı saha içinde futbolcusu ile nasıl bir kardeşliği kolkola sürüklüyorsa, farklı renkdaşlar da tribünde aynı dostluğun notalarını asıyordu.

Ne güvenlik güçleri tribünleri ikiye üçe ayırıyordu, ne polisler seyircinin içinde dolaşıyordu.

Futbol oynanan yerle, futbolun seyredildiği yer arasını ayıran hiçbir şey yoktu.

Tel örgüler insanları “oynayan ve seyreden” diye ikiye ayırmamıştı henüz…
***
Zeminler İstanbul’a kış indiğinde ya tarla gibi eğri büğrü olur, ya da yağan yağmurdan kesintisiz göle dönerdi.

Ne oynanan toplar bugün gibi su almayan deridendi, ne sahalar yeşil çimenden bir bilardo masası düzgünlüğünde idi.

Formalar kurutma kağıdı gibi gökten ne kadar yağmur düşmüşse onu emer, ayağa giyilen top kundraları Amerikan yardımından Türkiye’ye gelen halk deyimi ile “ruzvelt”lerin daha kabası idi.

Ama o nesil şimdiki “sana”cı ve “tost”çu kuşakla kattiyen bir kantara konmayacak kadar kuvvetli ve bugünkülerle kıyas kabul etmeyecek ölçüde teknikti.

Ama herşeyin gülle olduğu dönemde, o nesil bugünkü kuşakla mukayese edilmeyecek kadar ince, mesajı fazla olan bir futbol oynardı.
***
Şimdi millet yaşlanmış Oğuz ve yağlanmış Sergen ile Okocha’nın tekniğine bayılıyor, çıldırıyor.

O dönemin Selahattin Torkal’ını M.Ali Has’ını veya Halil Özyazıcı’sını aynı imkanların içinde futbol oynatmaya kalksa idik, ya seyreden ilklerden aldığı hazzın bin misli fazlasını alır, ya da top kültürü olmadığından bu adamlara öküzün treni izlediği gibi bakardı.

Zamane golcüleri kim ?

Hakan mı, ya da Oktay, Boliç mi ?..

Bir maçta rakip takıma beş altı yedi gol birden atan Gündüz Kılıç’ın Katır Cemil’in, Hakkı Yeten, Kemal Gülçelik, Şükrü Gülesin, Zeki Rıza Sporel, Taka Naci ve Alaaddin Baydar’ın yanında kaç nefeslik esamisi okunur.

Yıl 1940 olsa… Yine İstanbul’un nüfusu 600 bin olsa… Yine mahalli lig oynansa… Yine rekor seyirci 4.500 – 5000 olsa…

Alın 18 milyonluk bu günün İstanbul’unu, 2 milyon arabalı bu kenti, hava yerine zehir, iyot yerine karbondioksit yüklü bulutlarla dolaşan bu şehri kim neresinde bağrına basıyorsa, bassın…

İSLAM ÇUPİ
(21 Ekim 1997, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.