İki gerçek ölü

On gün önce, benim için çok değerli olan iki insanı, ölü olarak toprağa verdik. Önce gerçek İstanbul efendisi ve Fenerbahçe Kulübü tutkunu Divan üyesi Manol Taylan’ı, sonra foto muhabirlerinin az kalan duayenlerinden biri olan Yusuf Noberi’yi toprağa verdik.

Pazartesi yazı günüm olması sebebiyle gazeteleri okumayı öğleden sonraya bırakınca, sevgili Manol’un ölüm ve defin ilanını atlamışız. Oğlu Yako ile birlikte müşterek tanıdıklarımızın hiçbiri telefonla haber vermeyince töreni pas geçtik tabi…

Oysa Manol, hem Fenerbahçeliliği, hem müşterek dostluğumuz, hem de Lefter ve şürekası itibarıyla tabutu atlanacak bir ölü değildi. Ben gazeteciliğe başladığımdan 2 – 3 yıl sonra, kuru kahveci Berç’in balıkpazarındaki kuru kahveci dükkanında birlikte toplanırdık. Berç, ben, Manol, Mahmut Küçük, Vilayet eski Özel Kalem Müdürü Mesut Dizdar, kumaşçı Erhan, matbaacı Mehmet, zabıta memuru Ergun…

Lefter geldiğinde balıkpazarı izdihama dönüşür, Fenerbahçe’nin o dönemki oyuncu fenomenini görmek için futbol bilsin veya bilmesin, her yaştan insan Berç’in dükkanının önünü doldururdu. Fenerbahçe galibiyetlerinden sonra zaferi kutlamak için o zaman en lüks gece kulübü tüneldeki Şato’ya giderek eğlenirdik. Ama Lefter’i programın sonuna kadar oturtamazdık. Bir kadeh şarap içtikten sonra saat 21.00 oldu mu, Lefter sigara dumanı ve dam altında kesinlikle havasız daha çok oturmaz, istirahat için evinin yolunu tutardı. İşte Manol’un Lefter’e verdiği “Ordinaryüs” lakabı bu unutulmazın, futbol mesleğine olan çok büyük saygısından kaynaklanıyordu.

Toprağı bol olsun…

Yusuf Noberi bizim mesleğin reklamsızlarından biriydi. Yaptığı işle övünmez, çektiği fotoğraf ne derece çarpıcı olursa olsun, arkasından sayfa ve servisi ayağa kaldırmazdı. Kaprissizdi kısaca…

Beşiktaş’ta doğmuş bir Beşiktaşlı idi. Basın kartı taşımasına rağmen mesleği ve sıhhati adına bütün İstanbul’u yayan dolaşırdı. Son bir iki aya kadar hiçbir probleminin olmadığını söyler, servise geldiğinde “Nasılsın Yusuf” diye sorduğumda, “İyiyim ben ağa… Tek şikayetim yürüyemememdir” diyordu. Bana da aynı cimnastik eksiğini hatırlatarak.

Fotoğrafçılığa tutkundu. Bir milli maçta, Çoşkun Özarı’nın kırık ayakla ve bastonla yönettiği bir Bulgaristan maçında, kalemize on kişiyi baraj diye dikerek, rakiplerimizden yediğimiz tek golün fotoğrafı bir tek O’nundu. Bunu başucu fotoğrafı yapmış ve kendisine “Bu işi beceremiyorsun” diyen Hüseyin Kırcalı’nın her keresinde burnunu sokarak hayatını noktalamıştı.

Herşeyini saklayarak… O hastalığını, o hastaneye yatışını, o son nefesini verişini… Herşeyini saklayarak… Allah rahmet eylesin.

İSLAM ÇUPİ
(28 Nisan 1998, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.