60 yıl önceki İstanbul

İSTANBUL’da Beşiktaş’ın başına Fulya ve İnönü stadında seyirci ve takım arasında vuku bulan çekişmeler, Adana’nın köklü kulübü Adana Demirspor ile kendisini bilmez bir grubunun yine idman sahasında yumruklu çekişmesi, Türk futbolunun hiç de iyi olmayan yarınlara sürüklenişinin son örnekleridir.

Türkiye Ligi’nde daha şampiyonluk ihtimali kaybolmamış ve Türkiye kupasında finale adını yazdırdığı maçta takım büyük bir özveriyle sahada çalışırken, Beşiktaş seyircisinin oyuna sık sık arkasını dönmesi ve yönetimi “istifa, istifa” diyerek protesto edişini anlamak mümkün değildir. Güneyde Türk futbolunun başka bir yaşlı çınarı olan Adana Demirspor’un idmanını basıp oyuncularını meydan dayağı ile taltif etmek, eski kulüp başkanının olayı önlemek için silah çıkarıp havayı okşaması, Türkiye için hiç de tasvip görecek manzaralar olmaması gerekir.

Görevi bırakacağını son seçildiği kongrede ilan eden, Beşiktaş’ın artık başkanı değil yüce varlığı olan Süleyman Seba’nın görev süresinin bitimine bir yıldan daha fazla olduğu dönemde bu protestolara maruz kalışı, Beşiktaş’ın geleceği için son derece kritik ve düşündürücüdür. Süleyman Seba gibi Beşiktaş için insanlıktan çıkıp esatiri bir varlık olan hatta fenomenliğe varmış bir başkana bunu yapan siyah – beyazlı tribünler, yarın seçilecek yeni bir başkana tüyü bitmemiş bir delikanlıya neler yapabileceklerini tahmin bile etmek istemiyorum.

Adana Demirspor’daki görmek istemediğimiz fotoğrafları ise Demirdal kardeşlere mi sormak gerekir, yahut kulüp davulcu veya zurnacıya gitti diye mi düşünmek gerekir bilmiyorum.
* * *
Bir 60 yıl önce bir İstanbullu olarak Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’ın sadece hafta sonları sahada boy gösteren onbirlerini bilir, takımların antrenörlerini ve hele hele yöneticilerini hiçbir sporsever tanımazdı. O yönetimler, o başkanlar kaç sene için seçilir, nasıl seçilirler gazetelerin bile yazdığı havadislerde geçmezdi. Bizim için sahada oynayanlar bilinirdi. Ve takımlardan sözedilince onlar hatıra gelirdi. Gündüz Kılıç, Hakkı Yeten ve Cihat Arman üç büyüklerin kaptanı değil, tanrısı idi. Onlara ve takımlara değil kötü laf etmek tapılırdı adeta…

Bir de taraftarın yönetici olarak üç büyüklerde tanıdığı o zamanın deyimiyle umumi kaptanlar vardı. Bu umumi kaptanlar takımla birlikte sahaya çıkar şimdi yedek kulübesi diye tabir edilen kesimde doksan dakika ayakta maçı takip eder ve takımla birlikte maç bittikten sonra soyunma odasının yolunu tutardı. Muslih hoca, Sadri Usuoğlu ve Rüştü Dağlaroğlu gibi insanlar taraftarca bilinirdi… Taraftar o zaman ne kulüp başkanını bilirdi, ne tek tek yönetim kurulu üyelerini…

İstanbul o zaman 16 milyonluk bir açık hava tımarhanesi değil, 600 bin kişilik doğru dürüst şirin bir metropoldu. Yeşil ve mavinin en güzel tonu boğazda birlikte yıkanır, şehrin neresine gitseniz semt ve vesait olarak tertemiz ve derli toplu idi. Ne seyahatler saatlerce süren bir işkence idi, ne de vesaitler pis ve içine girilmez bir havadaydı.

Ne büyük maçlardan önce otoparka bırakılan bombalar vardı, ne kalabalık alış veriş merkezlerine konan ve patladıkları zaman asfalta ölü ve yaralı deviren hain bomba koyucular vardı. Ve de futbol taraftarları maç oynanan sahalarda oyuna sırtlarını dönmez ve 90 dakika “yönetim istifa yönetim istifa” diye bağırmaz, başkana küfürlü sataşmalar olmazdı.

Kısaca İstanbul’da o yıllarda insanlar çıldırmamıştı henüz…

İSLAM ÇUPİ
(16 Mart 1999, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.