Rıdvan ve eski hatıralar

Fenerbahçe bu yıl Türkiye’nin en iyi transferlerini yapan takımı oldu. Geçen yıl iyi bir takım olmasına rağmen Löw’ün sahada bir taktik acemisi gibi duruşu yüzünden şampiyonluğu bir kere daha Galatasaray’a kaptıran Fenerbahçe, Başkan Aziz Yıldırım’ın sevimli, iddialı yüzü sebebi ile transfere adam akıllı daldı ve Türkiye’nin en iyi futbolcularını Kadıköy’e getirdi. Futbolda derler ki; “Defansını sağlam tut, nasıl olsa doksan dakikada bir gol fırsatı senin olur”… Fenerbahçe de öyle yaptı. Önce arkaya çok kalın bir sur ördü.

Fenerbahçe şimdi teknik direktörlüğe getirdiği Rıdvan’ın bu işteki diplomasızlığını ve tazeliğini tartışarak “Bu kadro bu adamla bütün sezonu götürerek başarılı olabilir mi ?” sorusunu soruyor. Dağ taş Rıdvan. Nerde bir insana rastlasam bana Rıdvan’ın başarısını soruyor.

Futboldaki teknik direktörlük uzay fiziği gibi güç hesapları olan, zor denklemlerin çözümünü gerektiren bir meslek dalı değil ki… Eğitimin süresi belli, konular belli, bunların sahaya ve futbolcuların kafasına yansıyışı belli. Teknik direktörlükte bence eğitimden önce bu mesleğe yatkınlık liderlik meziyeti ve futbolcuyu iyi tanımak olguları gelir.

Rıdvan yıldızlık derecesindeki futbolculuğu, futbolculukta ikbali ve düşüşü birlikte yaşamış çift karakteri ile, futbol topunun hem dramını, hem güzelliklerini yanyana görmüş oyuncu yaşamı ile, bu göreve diplomalı olmasa bile kişilik ve formasyon itibarı ile hazırdır.

Takımdaki elemanlar bir de Rıdvan’a sınırsız bir opsiyonla limitsiz bir güven duyarlarsa, onu sever ve ona inanırlarsa, “Bizim klasımız şampiyonluktan öte bir derece yazmaz, başımızda kim olursa olsun” diye düşünürlerse, Fenerbahçe ipi göğüsler. Eğer Fenerbahçe’nin futbol topluluğu bu yıl şampiyonluk yeminini kafasına sokmuş, yüreklerine dikmişlerse bu yıl teknik direktörlük etiketinde hangi firma varsa farketmez şampiyon olurlar. İstemezlerse de başlarında kim olursa olsun direkten dönerler.

Şimdi Türkiye’de çok önemsenen ve takımın başında olmazsa olmaz denen teknik direktörlük, bu oyunun Türkiye’de en renkli ve çarpıcı yuvarlandığı 1950 yılında hiç önemli görünmüyordu futbolseverlere…

1952 yılında İstanbul’u futboluyla kasıp kavuran üç büyükleri mütemadiyen çelmeleyen Adalet’in başında topu bir yıl önce bırakan K.Halil Özyazıcı vardı. Futbolun teknik ağası olan Halil Özyazıcı eşofmanı giydikten sonra hiçbir futbol kursundan geçmemesine rağmen Adalet’e şiir gibi bir top oynatmıştı. Hatta çok futbolsever Halil Özyazıcı’nın bu oyun şiirini, takımdaki Selahattin Torkal’ın mevcut büyüklüğüne bağlamışlardı.

Gündüz Kılıç’ın teknik direktörlükteki en büyük dönemi antrenörlük diploması olmadan önceki dönem olduğunu eskiler hep söylerdi. Kılıç futbolu bırakıp Galatasaray’a antrenör eşofmanı giydiği an idman ve maç sahasında futbol bilimselliği yerine “babalar ve çocuklar” piyesini oynatırdı ve bu tiyatro eseri arka arkaya iki lig şampiyonluğunu getirdi, takıma…

Aynı Gündüz Kılıç diploma aldı, daha bilimsel oldu, ama futboldaki “baba ve çocuklar” meleke ve hislerini kaybetti. Metin ve Turgay’ı yerken Galatasaray için esas kendi yarınlarını yedi. Senelerce Milliyet ve Hürriyet gazetesinde futbol yazısı yazması bu mesleği çok sevmesinden değil, futbol sahalarından zamansız uzaklaştırılışı yüzünden idi.

İSLAM ÇUPİ
(07 Haziran 1999, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.