Başkan milyarı hiç görmedi

Beşiktaş Kulübü Başkanı Süleyman Seba, geçenlerde bir gazete söyleşisinde, “Ben milyarı görmedim ve cebimde hiç taşımadım” demiş. Çocukluğunu ve ilk gençliğini Trakya’nın İstanbul’unda İkinci Dünya Savaşı’nı her an patlayacak bir namlu altında geçiren benim neslim, ülkenin paranın değerini çok daha iyi bilirler.

Benim 1939 ve 1940 yıllarım Topkapı’nın Pazartekkesi’nde geçti. Gece iyice bastırdığında pasif korunma için mahallenin tüm ışıkları söner, zifiri karanlığı gökyüzündeki tek tük yıldızların zayıf ışığı bozar ve bütün mahalle çocukları bekçiler bizi “bir hava saldırısı” olur diye uyarıncaya kadar saklambaç oynardık.

O zaman İstanbul, nüfusu 600 bin, doğası ve denizi mükemmel, fert başına yeşili 13 metrekare olan pırıl pırıl bir şehirdi. Ne gökdeleni vardı, ne caddeler vıcık vıcık arabalı, ne ekonomisi, ne kent kalabalığı bu kadar belirsiz bir kap kaç yumağının elinde idi.

Bizim çocukluğumuzda “mor binlik” denen nesne İstanbul’un fakir fakir oturmuş mahallelerinde “işte servet” edası içinde anka kuşu gibi gezer ve konacağı başı kimseye göstermeden İstanbul’u turlardı. Babam sarnıçlı bir Bakırköy kır evinden Pazartekke’de terkosu bulunan bir eve taşındığında şırıl şırıl akan suya bakmış ve devlete ne ödeyeceğiz telaşına kapılmıştı. O zamanlar yeni yeni başlayan apartman yerleşim yerleri ile, bahçe içindeki iki üç katlı kagir binalara sadece tesisat ücreti alınıp su bağlanır ve parasız bir hizmet olarak Terkos Gölü’nün su seviyesi korunurdu. Su da bedava idi İstanbul’da o zamanlar, tertemiz hava da, hayat da…

Bizim çocukluğumuzda mahallede “kim paralı kim parasız” diye kimse kimseyi süzmezdi. Ama ekonomik şartlar bugünkü olduğu kadar zalimüstü zalim değildi. Bir kişi çalışır, bütün aileye bakar, çocukları da olabildiğince okuturdu.

Biz o zaman çocuk hafızamıza yerleştiği kadarı ile Fenerbahçe kulübünde Şükrü Saraçoğlu başkanlığında yöneticilik yapan 1950 yılından sonra reislik koltuğuna oturan Ali Muhittin Hacı Bekir’i zengin olarak biliyorduk. 1946 yılında politikaya MKP’den giren uçakcı Nuri Demirağ da verdiği kuzulu pilavlı parti yemekleriyle varlıklı edebiyata “hacıağa zengin” sıfatıyla giriyordu.

O neslin İstanbul çocukları için tek ibadet futbol oynamaktı. Her semt arsasında her çocuk ya Cihat’ı ya Hakkı’yı ya Gündüz’ü ya Vefalı Kör Galip’i örnek alarak futbol oynar ve parasız büyürdü. İyi oynayanlar Süleyman Seba gibi futbol yaşamına Beşiktaş’ta devam etti. Yığınla renkli futbol günleri geçirdi, bir sürü oyun hatıraları oldu. Unutulmaz dostluklar kazandı. O zamana ait yerli filmdeki İstanbul manzaraları, yahut günlük gazetelerin bazı ilavelerinde yayınlanan o günün semt görüntüleri, bugünkü sancılı ve sıkıntılı İstanbul nesline ne anlatıyor, ne anlatmıyor, bilme olanağımız yok.

Ama Süleyman abi futbol oynadığı sürece herşeyi elde etti, bir şeyin yabancısı kaldı, o bir şeyi tanımadan futbolu bıraktı. Türk lirasında milyarı. O milyar Beşiktaş’ta yöneticilik yaparken, umumi kaptanlığa yükselirken Süleyman abinin yanında hiç olmadı. Hatta uzun upuzun başkanlığı bırakmaya hazırlanırken o milyarı göremedi Süleyman Seba…

İSLAM ÇUPİ
(22 Haziran 1999, Milliyet)

No Comments

Leave a Comment.